Türkiye İnsan Hakları Vakfı

Dokümantasyon Merkezi

Cezaevleri Dosyası

Ocak 2001-02-12

Özel Rapor 1

 

Menekşe Sokak 16/6

Kızılay-Ankara

Tel/Faks: 417 71 80

e-posta: tihv@tr.net

 


 

F tipi Afet Üzerine

 

2001 yılına girerken dozu yüksek bir şiddet travmasına uğradık. İnsan ve toplum sağlığını bozan, yaralayan ve gelecek nesillerde hastalık izleri görülecek olan bir dehşet yaşadık. Çernobil enerji santralı kazasının yarattığı nükleer kirlenme gibi bir şey. Peki sonuçlarını ve etkilerini onarmak tedavi etmek bir toplumsal projeyi gerektiren bu şiddetin nedeni ne idi?

Gerçekte Türkiye bir F tipi şiddet kasırgasına uğramıştı. Devlet, on yedi cezaevine altmış milyon ABD dolarlık bir yatırım planlamıştı 1992 yılında. Terörle mücadelede yeni bir adım atılıyordu. Terör örgütlerinin ideolojik çalışma ortamı yok edilecek, koğuşların sağladığı dayanışma kırılacaktı. Bu da tutuklu ve hükümlülerin istenildiği anda her türlü ilişkisini kesmeye ve tam bir denetim sağlamak üzere mutlak yalnızlaştırmaya elverişli hücre sistemiyle ve yüksek güvenlikli F tipi cezaevleriyle sağlanacaktı.

Ancak bir sorun vardı. Cezaevlerinin siyasi sakinleri, onların aileleri ve toplumun bir kesimi bu uygulamaya karşıydı ve bu karşıtlığını etkili bir şekilde dile getiriyordu. Açlık grevleri ve ölüm oruçları biçiminde gelişen bu tepkiler cezaevleri sorununu, Türkiye gündeminin başına oturttu. Bir ara Adalet Bakanı, yeniden hukuksal düzenleme yapılıncaya ve toplumsal mutabakat sağlanıncaya kadar F tipi cezaevlerinin kullanıma açılmasını süresiz olarak ertelediği açıklamasını yaparak ölümleri durduracak bir uzlaşmanın umutlarını beslemişti. Bu aşamada Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Afiş asan dört kişi polisle silahlı çatışmaya giriyor. Sonuç bir ölü üç yaralı. Sonra bir polis aracı silahla taranıyor. Sonuç iki polis yaşamını yitiriyor. Ardından çevik kuvvete mensup binlerce polis birkaç büyük ilde silahlı kitlesel gösteri yapıyor. Hükümete kazan kaldırıyor.

Cezaevleriyle görüşmeler aniden kesiliyor ve hükümet ölüm oruçlarının altmışıncı gününde uzlaşma süreci tamamlanmadan müdahale kararı alıyor. On bin kişiden oluşan çevik kuvvet, jandarma ve komando gücü, ateşli ve kimyasal silahlar gaz bombaları kullanarak,inşaat makineleri eşliğinde yirmi cezaevinde belleklerden silinmeyecek adı ‘yaşama dönüş ‘ olan bir operasyon başlatıyor. Görüntüleri üç gün boyunca gazetelerden televizyon ekranlarından verilen bir savaş sahneye koyuluyor. Bu operasyon ikisi jandarma olmak üzere otuziki kişinin ölmesine yüzlerce kişinin ağır yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hükümet inşaatı henüz tamamlanmamış kullanıma hazır olmayan üç F tipi cezaevine binin üzerinde siyasiyi sevk ederek esas amacını açığa vuruyor ve toplumda yönetime karşı var olan güvensizliği daha da arttırıyordu.

Bu ortam toplumsal muhalefetin de susturulması için elverişli oldu. İller idaresi yasasının kriz yönetimi devreye sokuldu. Her türlü toplumsal ve kitlesel eylemler kısıtlandı. Sokak gösterilerinde aşırı şiddet uygulandı. Analar yerlerde sürüklendi, coplandı ve tekmelendi. Ülkücüler polise yardımcı ‘halk’ gücü olarak destek verdi. Kentlerimizin sokaklarında insanlar kıyasıya dövüldü. Binalara girilerek tahrip edildi. Yüzlerce insan yaralandı,keyfi olarak gözaltına alındı. F tiplerine nakiller sırasında ve cezaevlerine getirildikten sonra işkence ve şiddet durmadı.

 

Türkiye 2001 yılına da üniformalıların ağırlığını arttırdığı sorunların yok sayıldığı toplumsal diyaloğun önemsenmediği, ekonomik krizin faturasının halka ödetildiği, her türlü muhalefetin bastırıldığı bir devlet programıyla giriyor. Vatan millet naralarının atıldığı bu günlerde IMF’ye yeni tavizlerin verildiğine tanık oluyoruz.

İşte F tipi bir kasırganın geride bıraktıkları. Ancak bizler işimize, yaşam hakkını savunmaya mağdurların sesi olmaya devam edeceğiz. İnsan hakları mücadelesinin toplumda kök salması için gerekli çabaları harcamaya toplumsal dayanışmayı geliştirmeye kararlıyız.

 

Ftipi Cezaevleri

 

 

 

 

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu

Üçüncü Bölüm: Cezaların İnfazı

Cezaların İnfazı ve Tutukluların Muhafazası

Madde 16 - Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanların cezaları, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir.

Bu kurumlarda açık görüş yaptırılmaz. Hükümlülerin birbirleriyle irtibatına ve diğer hükümlülerle haberleşmesine engel olunur.

Bu kurumlarda cezasının en az üçte birini iyi halle geçiren hükümlülerden diğer kapalı infaz kurumlarınca nakledilebilirler.

Bu Kanun kapsamına giren suçlardan tutuklananlar da birinci fıkrada gösterilen şekilde inşa edilmiş tutukevlerinde muhafaza edilirler. İkinci fıkra hükümleri tutuklular hakkında da uygulanır .

 

4422 Sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu Hakkındaki Kanun

Tutukluların muhafazası, cezaların infazı ve şartla salıverme

MADDE 13.- Bu Kanun kapsamına giren suçlardan tutuklananlar ile mahkumolanlar hakkında Terörle Mücadele Kanununun 16 ve 17 nci maddesi hükümleri uygulanır. )

 

 

 

1991 yılında yürürlüğe konan 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 16. maddesi ile hukuksal temelleri atılan F Tipi cezaevleri 10 yıl boyunca kamuoyunun tüm bilgi taleplerini yanıtsız bırakılarak gerçekleştirilen bir çalışmadır. 1997 yılında ihale sürecine girilmiş ve ancak ihaleler sonuçlandıktan sonra ilk kez Temmuz 2000’de kamuoyuna açıklanmıştır. Ayrıca bu süre içerisinde yalnızca Terörle Mücadele Yasası kapsamındaki tutuklu ve hükümlüler değil, ama aynı zamanda 30 Temmuz 1999 tarihinde yürürlüğe konulan 4422 Sayılı “Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu Hakkındaki Kanun” kapsamındaki suçlar nedeniyle tutuklanan ve hükümlü olarak bulunanları da kapsayacak biçimde genişletilmiştir.

3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 16. maddesi ile tutuklu ve hükümlülerin birbirleriyle “haberleşmesinin ve irtibatının” önlenmesi amaçlanmıştır. Bu amacın kendisi, BM ve Avrupa Konseyi’nin cezaevlerine ilişkin oluşturulmuş kurallarına aykırıdır. Bu kuralların hedefi ve ana ilkeleri, cezaevinde bulunan bireyin insan onuruna uygun koşullarda cezasının infazı ya da tutukluluk sürecinde insani koşullarda bulundurulmasının sağlanması iken, 3713 sayılı yasa, çok açık bir biçimde yalıtmayı (tecriti) öngörmektedir. Yasa, tutuklu ve hükümlülerin birbirleriyle iletişim (haberleşme) ve bağlantı (irtibat) kurmasını yasaklamaktadır. F tipi Cezaevleri olarak nitelenen bu infaz kurumlarında öngörülen oda sistemi ile amaçlanan, tutuklu ve hükümlülerin duvarlarla çevrilmiş küçük mekanlarda ve diğer insanlardan yalıtarak tutulması ve böylelikle ‘güvenliğin’ sağlanmasıdır.

Adalet Bakanlığı’nın F Tipi cezaevlerine ilişkin yaptığı açıklamalarda bu niyet açıkça sergilenmekte ve dayanak olarak da Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin 11 Mart 1997’de Türkiye Raporunda koğuş sistemine yönelik yaptığı eleştiriler alınmaktadır. Ancak Komite’nin hazırladığı ayrıntılı raporda yer alan cezaevi uygulamalarına yönelik eleştiriler konusunda da herhangi bir adımın şimdiye kadar atılmamış olması, “teröristlerin kuşatması altındaki” cezaevlerinde sorunların tek ya da üçkişilik “oda” sistemiyle çözüleceğine ilişkin bir yanılsamanın bilinçli olarak yaratılmasıdır.

 

...Hükümlü ve tutuklulara ayrılmış tek kişilik odalar 10 m² den oluşmakta ve yan yana bulunan iki veya üç oda aynı havalandırma bahçesini kullanmaktadır. Havalandırma alanları 42-50 m² arasında değişmektedir.

Üç kişilik odalar ise; 25 m² alt ve 25 m² üst olmak üzere toplam 50 m² olarak planlanmış, yine bu bölüme ait havalandırma alanları 50 m² olarak düzenlenmiştir.

Tek ve üç kişilik odalarda hükümlü ve tutuklular, gündüz saatleri içinde havalandırma bahçesinde birlikte olabilecekler, konuşma ve iletişim gibi sosyal ihtiyaçlarını karşılayabileceklerdir.Bu şekilde, hükümlü ve tutukluların tecrit edilme hissine kapılmamaları düşünülmüştür.

Bu alanlar plânlanırken, Avrupa Standartlarının üstünde tutulmasına özen gösterilmiştir. Blok ve oda pencereleri gerekli aydınlatmayı sağlamak üzere standartların üzerinde bir genişlikte yapılmıştır.

Cezaevlerinde son yıllarda yaşanan toplu isyan ,görevlileri rehin alma ,açlık grevine zorlama, yangın çıkarma,tünel kazarak firar etme,haraç alma,örgüt içi şiddete tabi tutma,kurum görevlileri ile tutuklu ve hükümlüleri yaralama,öldürme ve bunun gibi asayiş ve güvenliği ilgilendiren sorunların çözümünün aciliyeti ve yasal mevzuat olan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri Kanunu’nun getirdiği zorunluluğun yanında, cezaevlerinin tek ve üç kişilik proje üzerine hazırlanmasının bir diğer nedeni de, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin cezaevlerimizde 19 - 23 Ağustos 1996 tarihinde gerçekleştirdiği ziyaret sonucu 11 Mart 1997’de kabul ettiği Türkiye Raporunda koğuş sisteminin eleştirilmesi ve bu sistemin suç örgütlerinin iç dayanışmasını kolaylaştırdığı yönündeki yorumudur. Komite’ce mahkûmlar için bireysel oda ya da daha küçük koğuşlar yapılmasının yararlı olacağı, ancak günün bir bölümünün yatakhane dışında yararlı faaliyetlerle geçirmesine imkân sağlayacak ortamın da sağlanması tavsiye edilmiştir...”

Adalet Bakanlığı, Ceza Ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü

Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı Cezaevleri , 27.11.2000

http://www.adalet.gov.tr

 

Yaklaşık on yıl boyunca sessiz adımlarla ilerletilen projenin birinci ayağında 11 F tipi cezaevi bulunmaktadır. Bunların arasında geçici kabulu yapılmış olan üç cezaevinden biri olan Sincan F tipi Cezaevi Adalet Bakanlığı’nın izni ile 28 Temmuz 2000 tarihinde İHD, TİHV, TİYAD ve Mazlum Der temsilcileri tarafından incelendi. İncelemenin ardından heyet tarafından yapılan açıklamalarda “hücre kapılarının dışında birer sürgü olduğu ve havalandırmaya çıkışın tümüyle cezaevi yönetiminin kontrolünde olduğu”, tek kişilik odaların tecrit odası olduğu, ve ‘mahkumların nasıl yönetileceği, hangi haklara sahip bulunduğunu düzenleyen hukuksal bir metinin olmadığı” belirtildi.

Türk Tabipleri Birliği ve Barolar Birliği başta olmak üzere bir çok kitle ve meslek örgütü hazırladıkları raporlarda “Yüksek Güvenlikli Cezaevi” olarak tasarlanmış olan F Tipi cezaevlerinin sosyal izolasyon ve duyusal yalıtma koşullarına sahip olduğunu ve bu nedenle iddia edilenlerin aksine insan onuruyla bağdaşmayan çağdışı bir nitelik taşıdığını belirtmiştir.

F Tipi Cezaevlerine Karşı Tepkiler

2000 yılının Haziran ayından itibaren her hafta ısrarla Galatasaray Lisesi önünde toplanan, coplanan, gözaltına alınan, polis otolarında dövülen tutuklu ailelerinin yanısıra, bu dönemde oluşturulan Hücre Karşıtı Platformun aldığı kararlar uyarınca kitlesel mitingler, destek açlık grevleri gerçekleştirilmeye başladı.

Hükümetin F Tipi Cezaevleri konusundaki hazırlıklarına karşı yapılan protesto etkinlikleri şiddetle bastırılmaya çalışıldı. Başta İstanbul’da olmak üzere yüzlerce kişi keyfi olarak gözaltına alındı. TİHV İstanbul Tedavi Merkezi, yalnızca 27 Haziran-16 Ağustos 2000 tarihleri arasında gözaltına alınanların sayısını en az 411 kişi olarak belirledi. Bu sayı 26 Eylül 2000 tarihinde ise 714’e ulaştı. TİHV tarafından 26 Eylül 2000 tarihinde yapılan açıklamada, gözaltına alınanların dışarıdan herhangi bir kimsenin içerisini görmesini engelleyecek biçimde perdeleri kapatılmış polis otobüsleri içinde yoğun kaba dayak uygulamalarına maruz kaldıkları belirtildi. Gözaltına alınanlardan TİHV İstanbul Tedavi Merkezine başvuran 106 kişinin bazılarında ortopedik girişim gerektirecek ağır künt travmatik lezyonlar, 11 kişide kemik kırıkları (beşi burun kemiği kırığı), ayrıca 4 kişide diş kırıkları, 8 kişide cerrahi müdahale gerektirecek düzeyde yaralanma, 6 kişide biber gazı kullanımına bağlı ciddi santral sinir sistemi şikayetleri ve cilt lezyonları, 6 kişide ciddi beyin sarsıntısı, 2 kişide kulak zarı yırtılması saptanmıştır.

Temmuz ayından itibaren giderek yoğunlaşan tartışmaların yanısıra bu cezaevlerinde öngörülen uygulamaların anti-demokratikliğini ve uygunsuzluğunu protesto eden kuruluşların sayısı artmaya başladı. Zaman içerisinde kamuoyunun değişik kesimlerinin de katılmasıyla toplumsal muhalefet cephesi giderek genişledi. Söz konusu protesto girişimleri sırasında aralarında İstanbul Tabip odası İnsan Hakları Komisyonu üyeleri hekimler, Çağdaş Hukukçular Derneği yöneticisi ve üyesi avukatların da bulunduğu pek çok kişi dövülerek gözaltına alındı.

 

Açlık Grevleri

Türkiye’de cezaevlerinde ölüm ve yaralanma ile sonuçlanan bir çok olay yaşanmış ve sadece son beş yılda güvenlik güçlerinin saldırıları ve şiddet kullanımı sonucunda 29 tutuklu ve hükümlü öldürülmüş, yüzlercesi de ağır yaralanmıştır.(Bkz Ek.1) İşkence ve kötü muameleden kaynaklanan koşullar sonucunda pek çok tutuklu ve hükümlü de intihar etmiştir. Yaşanan bu acı gerçeklere rağmen siyasal iktidarlar, cezaevlerindeki insanlık dışı koşulları gidermek amacıyla hiçbir çalışma yapılmamış: bu koşullar ek bir cezalandırma aracı olarak konulmuştur. Cezaevlerindeki bu olumsuzlukların ortadan kaldırılmasına yönelik olarak tutuklu ve hükümlülerce son 20 yıl içinde farklı dönemlerde yapılan uzun süreli açlık grevlerinde ve ölüm oruçlarında ise toplam 27 tutuklu ve hükümlü yaşamını yitirmiştir.

Yetkililerin yapımı sürmekte olan 11 F Tipi cezaevine öncelikle siyasi tutuklu ve hükümlülerin konulacağına ilişkin beyanları, konuya duyarlı kesimlerin gösterdiği tepkiye ve uyarılara karşın yetkililerin F Tipi Cezaevlerinden vazgeçmeyeceğine ilişkin açıklamaların yanısıra Türkiye’deki bütün cezaevlerinin “oda” sistemine döndürüleceğine ilişkin açıklamalar giderek gerilimi artırmıştır. F Tipi cezaevlerine karşı artan tepkiler karşısında Adalet Bakanlığı “koğuş sisteminin iflas ettiğini ve buralarda örgüt disiplininin en katı biçimde uygulandığını, mafyanın en katı biçimde yürütüldüğünü,koğuş kabadayılarının diğer hükümlü ve tutuklular üzerinde tam bir tahakküm sürdürdüğünü ileri sürerek, bu cezaevlerinin, terör ve mafya tipi suçlular için öngörüldüğünü ve diğer cezaevlerinde de koğuş sisteminden oda sistemine geçme yolunda çalışmaların başlatıldığına ilişkin açıklamalarını sürdürmüştür..

Bu gerilim ortamında 20 Ekim 2000 tarihinde Türkiye’deki 18 cezaevinde DHKP/C ve TİKKO örgütleri davalarından yargılanan 865 tutuklu ve hükümlü, F Tipi cezaevlerini protesto amacıyla açlık grevlerine başladılar.

Açlık Grevlerini Durdurma Girişimleri

8 Kasım 2000 tarihinde başlayan ve giderek genişleyen toplumsal muhalefetin yanısıra, cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin açlık grevini 20 Kasım 2000 tarihinde ölüm orucuna çevirmeleri ile artan baskılar sonucunda, Adalet Bakanlığı 3 Aralık 2000 tarihinde Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’ni görüşmeye davet etti. Bu aşamadan sonra toplumun değişik kesimleriyle Adalet Bakanlığı ve tutuklu ve hükümlüler arasında görüşmeler başladı.

Basın Duyurusu

Şu anda bazı cezaevlerinde sürmekte olan açlık grevleri 37. Gününe ulaşmıştır. Açlık grevlerinin yapılma nedeni F Tipi cezaevleridir. Biz aşağıda imzası bulunanlar, 27 Kasım 2000 tarihinde Sincan’daki F Tipi cezaevine yaptığımız inceleme ziyareti ardından görüşlerimizi ve uyarılarımızı bir kez daha yetkililere ve kamuoyuna duyurmak istiyoruz.

1. Tehlike sınırına yaklaşan açlık grevlerinin sona erdirilmesi için bir an önce F Tipi cezaevleri konusunda adım atılması gereklidir.

2.İ lk adım Terörle Mücadele Yasası’nın 16. Maddesinin kaldırılmasıdır. Yürürlükte bulunan TMY’nin 16. Maddesi “terör suçlusu” adı altında siyasi mahkumları ve henüz hüküm giymemiş tutukluları ayırt etmeden hücreye koymayı emrediyor. Tüm bu hükümler evrensel hukuka aykırıdır.

3. Kamuoyu anlamsız bir tartışmayla yanlış yönlendiriliyor. Cezaevlerinde yaşanacak yerlerin lüks olup olmamasından daha önemlisi, sosyal ve insani ilişkilerin sürmesine imkan verip vermemesidir. Bir insanın en lüks yerde bile izole edilmesi kabul edilemez.

4. F Tipi cezaevleri mimari yapısıyla mahkum ve tutukluların ortak yaşama alanlarını ortadan kaldırdığı gibi, hücrelerde yalnızlığa mahkum edecek koşullarda mahkumların insanca yaşama imkanını ortadan kaldırıyor. Bu uygulamalar da evrensel hukuka aykırıdır.

5. İzolasyonun yaratacağı psikolojik ve bedensel yıkımın yanı sıra, bu cezaevlerine konacakların tretman adı altında eğitilmek istenmeleri, mahkum ve tutukluların kişiliksizleştirilmesine ve ruhi sorunlara yol açacaktır.

6. Bugüne kadar Diyarbakır, Ümraniye, Ulucanlar, Burdur gibi çeşitli cezaevlerinde devletin koruması altında bulunması gereken çok sayıda siyasi mahkum ve tutuklu öldürüldü. Şimdiye kadar saldırıları önleyecek ve suçluları mahkum edecek yönde bir önlem de alınmadı. İnsanları sosyal ilişkilerden koparan ve yalnızlaştıran, hiçbir uygar ülkede uygulaması olmayan F Tipi cezaevleri bu uygulamalar ortamında kesinlikle güvenli sayılamayacak bir yapıdadır.

7. Cezaevleri, infaz sistemi ve hukuk sistemi ile bütünlük içinde ele alınmalı, insan haklarına ve evrensel hukuk ilkelerine uygun değişiklikler vakit geçirilmeden yapılmalıdır.

8. Cezaevleri denetiminde ilgili meslek kuruluşları ve insan hakları örgütlerinin de yer alacağı yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Bu amaçla ilgili bakanlıkların, TTB, TBB, TMMOB ve insan hakları kuruluşlarının katılımıyla bir çalışma grubu oluşturulmalıdır.

İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler; yol açacağı sosyo-kültürel olumsuzluklar; dayandığı yasal düzenlemelerin evrensel hukuka aykırılığı; insan haklarına aykırı bir uygulama olması nedeniyle F Tipi cezaevleri kabul edilemez.

Adalet Bakanı’nı ve hükümeti acilen adım atmaya çağırıyoruz. Yasalarda gerekli değişiklikler yapılmalı, hukuki güvenceler sağlanmalı, cezaevleri tutuklu ve hükümlülerin yaşamlarını insanca sürdürebilecekleri bir mekana dönüştürülmelidir. Geçen her gün açlık grevlerinde bulunan mahkum ve tutukluların sağlıklarını ve yaşamlarını biraz daha tehlikeye atmaktadır.

Partiler: ÖDP,EMEP,DBP Meslek Örgütleri:TMMOB,TEB Sendikalar:KESK,DİSK Demokratik Örgütler:İHD,TİHV,Mazlum Der,Halkevleri,PSAK Vakfı, ÇHD

Bu görüşmelerin sonucunda Adalet Bakanı 9 Aralık 2000 tarihinde, F-Tipi cezaevi uygulamasının ertelendiğini ve bir toplumsal mutabakata ulaşmak amacıyla F tiplerinin mimarisi dahil her yönden incelemesinin başlatılacağını ve bu incelemenin de Türk Tabipleri Birliği, Türkiye Barolar Birliği ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin katılımıyla gerçekleştirileceğini açıkladı. Kimsenin kaygı duymayacağı bir ortam istiyoruz” diyen Türk, erteleme konusunda “Aceleye gerek yok, konunun her yönüyle mutabakata ulaştıracak biçimde değerlendirilmesi uygun olacaktır” demecini verdi. Türk, açlık grevinde ve ölüm orucunda olan tutuklu ve hükümlülerin “Terörle Mücadele Yasası’nın tüm sonuçlarıyla kaldırılması isteğine” karşılık cezaevi koşullarını ağırlaştıran ve tecrit öngören yasanın 16. maddesinin değiştirileceğini söyledi. Türk, infaz hâkimliği ve izleme kurulları kanun tasarılarının da yasalaştırılacağını belirtti. İzleme kurulları yasası, cezaevlerinin sivil denetime açılması düşüncesini içeriyor. Tutuklular izleme kurullarının kitle örgütlerince oluşturulmasını isterken, hükümet, bu kurulları emekli hâkim, emekli doktor, öğretmen gibi kişilerden oluşturmayı planlıyor. Adalet Bakanlığı tarafından, eylemcilerin üçlü protokolün iptali, DGM’lerin kapatılması, cezaevi saldırılarında sorumluların ve işkence yapan güvenlik görevlilerinin yargılanması gibi taleplerine somut bir yanıt verilmedi.

Hikmet Sami Türk’ün açıklamalarının yayınlandığı saatlerde ölüm oruçlarının sona erdirilmesi için Yaşar kemal, Zülfü Livaneli, Orhan pamuk, Oral Çalışlar ve Can Dündar’dan oluşan heyet Bayrampaşa Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerle görüştü. 10 Aralık 2000 tarihinde yapılan ikinci görüşmenin ardından tutuklu ve hükümlüler Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarını tatmin edici bulmadıkları için ölüm orucuna devam edeceklerini bildirdiler.

TBMM İnsan hakları Komisyonu İnceleme Alt Komisyonu üyeleri de 9 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde tutuklu ve hükümlülerle görüştü. Komisyon üyeleri 10 Aralık 2000 tarihinde Ankara’ya dönerek tutuklu ve hükümlülerin F Tipi cezaevlerindeki bir ve üç kişilik odaların duvarlarının yıkılması önerisini Adalet Bakanına ilettiler.

9 Aralık 2000 tarihinde Adalet Bakanının F Tipi cezaevlerinin toplumsal bir mutabakata varılmadan açılmayacağı açıklamasının ardından 13 Aralık 2000’de TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu,TMMOB Başkanı, TTB İkinci Başkanı Bayrampaşa Cezaevinde örüm orucunda olan tutuklu ve hükümlülerle görüştüler. Bekaroğlu, Adalet Bakanı Türk’ün “makul sayıda tutuklunun, tecrit ve izolasyonu dışlayan bir şekilde yaşayacağı düzenlemeleri yeniden yapılması için söz konusu sivil toplum kuruluşlarının bir taslak hazırlamalarını ve hazırlayacakları taslakları dikkate alacağını ve onlarla mutabakata varılmadan F Tipine nakillerin yapılmayacağını” söylediğini ve bunun bir metin halinde açıklanmasını da kabul ettiğini bildirdi. Bekaroğlu, Bakanın bugüne kadar rakam telaffuz etmek istemediğini, ancak varılacak mutabakata bağlı olacağını vurguladı.

Bu yaklaşımı güvence altına alacak formülü henüz geliştiremeden Adalet Bakanının verdiği süre dolduğu için görüşmeler 14 Aralık 2000 tarihinde geceyarısı sona erdirildi.

İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, THİV Genel Başkanı Yavuz Önen, ÇHD Genel Başkanı Ali Ersin Gür, ÇGD Genel Başkanı İsmet Demirdöğen, Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensarioğlu, KESK MYK üyesi Hasan Hayır, DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Enver Öktem, Halkevleri Genel Başkanı Rıza Ilıman, Gıda-İş Genel Başkanı Mehmet Sümbül’ün aralarında bulunduğu heyet 17 Aralık 2000 tarihinde Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ile görüşerek, ölüm oruçlarında kilitlenen diyalogların yeniden başlatılmasını istedi. Türk’ün görüşmede 9 Aralık 2000 tarihinde yaptığı açıklamayı teyit ettiği açıklandı.

Ancak, tutuklu ve hükümlüler demokratik kitle örgütleri ve sivil kuruluşların, kamuoyunun ve görüşmeci heyetin görüşmelerin sürdürülmesine ilişkin ısrarlı talebine hükümet tarafından olumlu bir yanıt verilmemiş ve kesilen görüşmeler bir daha başlayamamıştı.

Görüşmelerin kesilmesinden bir gün önce RTÜK, F Tipi cezaevlerini protesto eylemlerine ilişkin haberler konusunda yayın kuruluşlarını uyardı. RTÜK’ün açıklamasının ardından ölüm oruçlarına ilişkin haberlerin görsel basında daha az yer alması dikkat çekti.

RTÜK kararı- 13 Aralık 2000

“Terör Örgütleri tarafından son günlerde. F Tipi Cezaevlerini protosto amacıyla militanlarını azmettirmek suretiyle ceza evlerinde uygulamaya konulan “ölüm orucu” nedeniyle, terör örgütlerinin bu eylemlerinin bazı görsel ve işitsel yayın organlarında geniş bir biçimde ve Devleti “zaaf içinde” gösterecek bir kurguyla yer aldığı gözlenmektedir.

Bilindiği gibi; terör örgütlerinin amacı; “ölüm orucu” ve benzeri eylemlerle kamuoyunun dikkatini çekmek, kendilerine prestij sağlayarak taraftar toplamak, örgütün korkutma, sindirme ve yıldırma gücünü ispata çalışmak ve Devleti “güçsüz, zaaf içinde” göstererek otorite boşluğu yaratmak

Amacı ve hedefi, kamu otoritesini yok etmeye, cezaevlerindeki yönetimin kamu görevlilerinde değil, kendi militanlarında olduğunu göstermeye yönelik olan ve terör örgütünce planlanıp uygulamaya konulan “ölüm orucu” ve benzeri eylemlerin, bazı görsel ve işitsel medyada gereğinden fazla yer alması ve haber kurgusunun da Devleti “güçsüz zamanında önlem alamayan ve kararlarının meşruiyeti tartışılan” bir tarzda düzenlenmesinin, 3984 Sayılı Yasa’nın temel sistematiğini oluşturan” yayınların kamu hizmeti anlayışıyla yapılması” ilkesine ve 4422 sayılı çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadele Yasası’na aykırı olduğu görülmektedir.

Söz konusu yayınlar, Üst Kurulumuzca kesintisiz olarak izlenip değerlendirilmektedir.

Görsel ve işitsel medya kuruluşlarımızın, haber yorum ve görüntü sunumlarında 3984 Sayılı Yasa hükümlerine ve yürürlükteki diğer kanunlara uygun davranmaları; özel ve öncelikle bir önem taşımaktadır”

RTÜK’ün bu uyarısının ardından, 14 Aralık 2000 tarihinde İstanbul DGM, ölüm oruçları ve ‘F’ tipi cezaevleriyle ilgili “yasadışı örgütlerin açıklama ve propagandası” niteliğindeki haber ve görüntülere yayın yasağı koydu.

İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcılığı 14.12.2000 günlü ve 2000/2511 sayılı yazısı:

“ Yazılı, sesli ve görsel basın yayın organlarında, ölüm oruçları ve F Tipi cezaevlerini protesto eylemlerine ilişkin haberlerde” ‘’Amacı ve hedefi kamu otoritesini yok etmeye, cezaevlerindeki yönetimin kamu görevlilerinde değil, kendi militanlarında olduğunu göstermeye yönelik olan ve yasadışı terör örgütlerince planlanıp uygulamaya konulan eylemlerin” gereğinden fazla yer alması;

‘’yasadışı terör örgütlerinin açıklamaları, yasadışı terör örgütlerinin propagandası ve organize suç örgütlerinin sindirme ve yıldırma gücünün arttırılması boyutlarına ulaştığı ve bu haliyle 3713 sayılı kanunun 6/2 ve 7/2 ile 4422 sayılı kanunun 1/7 maddelerine aykırılık teşkil ettiğinin anlaşıldığı,

“keza bu yöndeki yayınların ayrıca halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve suç işlemeye teşvik ettiği ve bu tahrik ve teşviklerin eyleme dönüştüğünün görüldüğü,

“nitekim 12 Aralık 2000 tarihinde Ankara ilinde F tipi cezaevi uygulamasını protesto etmek amacıyla yasadışı gösteri yapan grupla, olay mahalline gelen başka bir sivil grup arasında taşlı- sopalı çatışma meydana geldiği,

“yine 13 Aralık 2000 tarihinde İstanbul Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi öğrencileri arasında bu olaylarla ilgili olarak taşlı- sopalı çatışma meydana geldiğinin tespit edildiği de belirtilmek suretiyle,

“bu yöndeki yayınların bu suretle ülkenin iç güvenliği ve kamu düzenini ihlal ettiği ve suç teşkil eden eylemlerin vukuuna sebebiyet verdiği anlaşıldığı,

“belirtilen bu tarz yayın yapılmasının yasaklanmasına karar verilmesi” ni

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinden talep etmiştir.

İstanbul 4 Nolu DGM yapılan başvuru üzerine; Savcılık talebini yukarıdaki gibi özetledikten sonra talebin yasal ve yerinde görüldüğünü belirterek;

“Anayasanın 28 ve 5680 sayılı kanunun Ek 1. maddeleri gereğince, yazılı, sesli ve görsel basın-yayın organlarında, ölüm oruçları ve F tipi cezaevleriyle ilgili olarak, yasadışı terör örgütlerinin açıklamaları, propagandaları, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, suç işlemeye teşvik ve organize suç örgütlerinin korkutma, sindirme ve yıldırma gücünü arttırmaya yönelik yayın yapılmasının yasaklanmasına karar” vermiştir.

 

 

Bu yasağın ardından medyada hükümetin görüşleri doğrultusunda yoğun bir kampanya başladı. Medyada, bir yandan açlık grevi ve ölüm orucundaki tutuklu ve hükümlülerin kalıcı sakatlıklara karşı hekimler tarafından önerilen B vitaminini aldıkları için ölüm orucu yapılmadığına yönelik iddialara yer verilirken, bir yandan da eylemcilerin zorla beslenmesini dayatmaya yönelik yayınlar yapıldı. Cezaevlerine güç kullanarak girmek yoluyla Devletin onurunun korunduğu, ölüm oruçlarına müdahalede geç bile kalındığı iddiası basında manşetlerde yer aldı. Operasyon süresince arabuluculuk yapmak üzere çaba harcayan sivil toplum kuruluşları ve insan hakları örgütleri de devlet düşmanı olarak nitelendirildi. Bazı yazılı ve görsel medyada devletin uyguladığı şiddet meşrulaştırıldı, hükümet dışı kuruluşlar baskı altına alındı, hedef gösterildi.

Çorum’da yayımlanan 5 gazete hakkında, F tipi cezaevleri ve ölüm oruçlarıyla ilgili haberlerden dolayı Çorum 1. Sulh Ceza Mahkemesi, İstanbul 4 No’lu DGM’nin “yayın yasağına” dayanarak “toplatma” kararı verdi. Mersin’de 18 Aralık 2000’de Radyo Metropol’e yayın yasağı bir faks yazısıyla tebliğ edildi. Emniyet Genel Müdürlüğü fakslarla “yayın yasağını” Türkiye’deki tüm yerel, bölgesel basın-yayın organlarına da tebliğ etti. Sansür İstanbul’dan çıkıp Türkiye’ye yayıldı.

14 Aralık 2000’de Başbakan Bülent Ecevit ve Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk “hükümet olarak ellerinden geleni yaptıklarını” savunarak “ölümlerden sorumlu olmayacaklarını” söylediler.

 

Tarih: 19 Aralık 2000 “Hayata Dönüş Operasyonu” sabaha karşı saat 04:30 sularında 20 Cezaevinde Başlatıldı...

 

F Tipi cezaevlerine karşı gelişen toplumsal muhalefetin yanısıra radyo ve televizyonların DGM ve RTÜK kararlarıyla bastırılmaya çalışılmasının ardından daha önce Hükümet tarafından bir operasyonun düşünülmediğini defalarca ifade edilmesine rağmen, 19 Aralık 2000 sabahı açlık grevleri ve ölüm orucunda olanları “hayata döndürme” operasyonu başlatıldı.

Operasyon sabahı Adalet Bakanı 18 Aralık 2000 tarihi itibarıyla ölüm orucuna katılanların sayısının 284’e açlık grevinde bulunanların da 1139’a yükseldiğini ve bazı eylemlerin 60. gününü doldurduğunu ifade ederek “...Devletin insanların göz göre göre ölüme sevkedilmesine seyirci kalması düşünülemez. Bu nedenle 20 cezaevinde bir müdahale kaçınılmaz hale gelmiştir. Müdahalenin amacı, insanların hayatını kurtarmaktır.... Operasyon şu ana kadar tam bir başarı ile yürütülmüştür. Herhangi bir zaiyat yoktur.” demiş olmasına karşın İçişleri, Adalet ve Sağlık Bakanlığının ortaklaşa hareket ettikleri sözde “hayat kurtarma operasyonu, iki askerle birlikte 32 kişinin ölümü ve yüzlerce tutuklu ve hükümlünün yaralanması ile 22 Aralık 2000 tarihinde öğlen saatlerinde son buldu.

KAMUOYUNA DUYURU

Adalet Bakanı 9 Aralık tarihindeki basın toplantısında F tipi Cezaevlerine nakilleri ertelediğini, toplumsal mutabakat sağlanmadan bu cezaevleriyle ilgili uygulamaya başlamayacağını açıklamış ve daha sonra bu açıklamasını değişik konuşmalarında yinelemiştir.

Bakanın bu açıklaması ve isteği doğrultusunda F tipi cezaevlerinin yeniden değerlendirilmesinde toplumsal mutabakatı gerçekleştirmeye yönelik çalışmaların katılımcısı ve takipçisi olarak bizler Bayrampaşa Cezaevi’nde ve Bakanlık nezdinde ölüm oruçlarının sona erdirilmesini sağlayabilmek amacıyla çalışmalar yürüttük.

Çalışmaların henüz başarıya ulaşmadığı ama tükenmediği bir noktada, yani birimlerde kaç kişi kalacağı konusundaki kilitlenmenin ortaya çıkması ve ardından Adalet Bakanının görüşmelerin sürdürülmesine gerek kalmadığını bildirmesi üzerine, başka girişimlere de fırsat tanımak için o aşamada görüşmeleri sona erdirdik.

Görüşmelerin sürmesi halinde bir çözüme ulaşılabileceği umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen “toplumsal mutabakat” grubu temaslarına devam etmiş, bu arada Adalet Bakanlığıyla da görüşmelerini sürdürmüştür. Bu girişimler sonucunda, grubumuzdan bir temsilcinin 17 Aralık Pazar günü Bayrampaşa’da tekrar görüşme yapması sağlanmıştır. Bu görüşmelerde sonunda, tutuklu ve hükümlüler mutabakat grubuyla görüşmelere devam etmek istediklerini bildirmişler ve bu talep Bakanlığa iletilmiştir.

Öte yandan, kitle örgütleri ve partiler yaptıkları açıklamalarla görüşmelerin koşulsuz olarak yeniden başlatılmasını istemişlerdir. Bu talepleri de göz önüne alan grubumuz cezaevinde temaslarına yeniden başlamak için girişimlerini arttırmış, ancak bu istek Adalet Bakanınca kabul edilmemiştir. En son, 18 Aralık Pazartesi günü, çalışmaların devamını sağlamak amacıyla Bakanla yapılan girişimlerden de bir sonuç alınamadığı gibi, Başbakandan istenen görüşme taleplerine de olumlu yanıt alınamamıştır.

Bugün sabah başlatılan operasyon ve hemen ardından kimi cezaevinden tutuklu ve hükümlülerin F-Tipi cezaevlerine nakledilmeleri, Adalet Bakanının baştan itibaren şu ana kadar vermiş olduğu taahhütlerindeki içtenliği konusunda ciddi kuşkular oluşturmaktadır.

İnancımız odur ki, siyasi iktidar, bu sorunu bugünkü operasyonu yapmadan çözebilirdi.

Kamuoyuna duyururuz.

19 Aralık 2000

Mehmet BEKAROĞLU, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi

Kaya GÜVENÇ, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Başkanı

Metin BAKKALCI, Türk Tabipleri Birliği İkinci Başkanı

Yücel SAYMAN, İstanbul Barosu Başkanı

 

Operasyonun hemen ardından F tipi cezaevlerine sevkler de başladı. 20 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli (Kandıra), Edirne ve Sincan F Tipi cezaevlerine toplam 490 tutuklu ve hükümlü sevkedildi. Nakil haberi de Adalet Bakanı yerine bu kez İçişleri Bakanı Sadettin Tantan tarafından verildi.

Operasyonda, sevkler ve cezaevine kabul sırasında mahkumlara zor kullanıldı ve bir çok mahkum yaralı olarak hücrelere konuldu. Mahkumların bir kısmına gönderildikleri cezaevlerinde tecavüz edildiği iddiaları gündeme geldi. Diğer cezaevlerinde de tutuklu ve hükümlüler üzerindeki baskılar artırıldı. Bu cezaevlerinin de hücrelere dönüştürülmesi çalışmaları hızlandı. Adalet Bakanlığı tarafından ölüm orucu yapan tutuklu ve hükümlülere ikinci bir müdahale edileceğine dair açıklamalar yapıldı. Türk 3 Ocak günü yaptığı açıklamada 41 cezaevinden 1118 tutuklu ve hükümlünün süresiz açlık grevi, 395 kişinin de ölüm orucu eylemini sürdürdüğünü açıkladı. Türk, Sincan F Tipi Cezaevi’nde 103 kişinin ölüm orucu, 165 kişinin süresiz açlık grevi, Edirne F Tipi Cezaevi’nde 99 kişinin ölüm orucu, 192 kişinin süresiz açlık grevi, Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde 28 kişinin ölüm orucu, 159 kişinin süresiz açlık grevi yaptığını söyledi. Bir çok cezaevinde de destek açlık grevleri devam ettiği ifade edildi.

Operasyonun yapılmasından yaklaşık 10 gün sonra 30 Aralık 2000 tarihinde ilk kez TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Hüseyin Akgül ve komisyon üyesi Mehmet Bekaroğlu Sincan F Tipi Cezaevinde incelemelerde bulundu. Bekaroğlu tarafından hazırlanan raporda, mahkumların bulundukları çeşitli sağlık kurumları da dahil olmak üzere cezaevlerinde ölüm orucuna devam ettikleri ve baskıya maruz kaldıkları dile getirildi. Komisyonun “spekülasyonlara yer vermemek için” kurallara uygun raporların hazırlanması talebi kuşku uyandırdı.

Bayrampaşa Cezaevi’ndeki tutuklular, üzerlerine güvenlik güçleri tarafından kimyasal bir toz atıldığı bu tozun vücuda değince alev aldığını ileri sürdüler. İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun vücudu kömürleşen bazı kadın mahkumların otopsilerine ilişkin 21.12.2000 tarihli raporları, bu iddiayı desteklemektedir.

Yine Adli Tıp Kurumunda otopsi yapılan altı tutuklunun vücudunda ateşli silah yarası saptanmıştır. Bir tutuklunun dumandan boğularak öldüğü ve Kuruma götürülen cesetlerden sadece birinin üzerinde elbise olduğu görülmüştür. Yargısız infaz iddialarının araştırılmasında, ateşli silah ya da kimyasal kullanımının tespit edilmesi açısından elbiselerin incelenmesi önemlidir. Türkiye’de yargısız infazın belirlendiği olaylarda öldürülenlerin elbiseleri sanıklarca yok edilmekte, böylece savcıların yapacağı araştırmalar önlenmek istenmektedir. Esasen bizzat savcıların söz konusu operasyon sürecinden dışlanmış olmaları, olayın hukuki yönüne ilişkin soru işaretlerini doğurmaktadır.

Cezaevlerine düzenlenen operasyonların ve tutuklu ve hükümlülerin F tipi cezaevlerine nakilleri ile birlikte özellikle F tipi cezaevlerini protesto amaçlı her türlü eylem, basın açıklaması, miting yasaklandı. F tipi cezaevlerini protesto gösterileri nedeniyle gözaltına alınan onlarca kişi hakkında Türk Ceza Yasası’nın 169. maddesi uyarınca”örgüte yardım ve yataklık etmek” suçlamasıyla dava açıldı. İHD İzmir, Van, Bursa, Antep, Malatya, Konya şubeleri kapatıldı. Emeğin Partisi ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin bir çok binası basıldı.

Oldu bittiye getirilerek ve henüz tamamlanmadan açılan F Tipi cezaevlerine sevk edilen pek çok tutuklu ve hükümlü avukatları ve aileleri uzun süre görüştürülmedi, işkence ve kötü muameleye maruz kaldılar. Ancak ölüm oruçları bitmedi; yalnızca mekan değiştirerek F Tipi cezaevlerinde devam ediyor.

Operasyon süresince cezaevleri askeri güçlerin şiddetine maruz kalırken, cezaevi dışındakiler de şiddetten payını aldı. Valiliklerin sendikalara, siyasi partilere ve insan hakları örgütlerine gönderilen yazılarda, gösterilere katılınması durumunda Türk Ceza Kanununu 169. maddesi hükmü gereğince “yasadışı örgütlere yardım ve yataklık yapmak” suçlamasıyla işlem yapılacağı tebliğ edildi.


KATLİAMLAR DERHAL DURDURULMALIDIR

Bütün Türkiye ve bizler, 19 Aralık 2000 Salı günü yani bugün saat 04.30’dan itibaren açık bir katliamla karşı karşıya kaldık.

Ölüm orucu ve açlık grevindeki tutuklu ve hükümlülere yönelik 20 cezaevinde süren saldırı ve operasyonlar sonucu, bizlere ulaşan haberlerde onlarca insanın öldüğü anlaşılmaktadır. Sürdürülen operasyonların daha fazla ölümlere neden olacağı, çok açıktır. Sözde “hayat kurtarma” amacı ile başlayan bu operasyonlarda, yalnızca “hayatı kurtarılacağı” söylenenler değil, operasyonlara sürülen askerler de hayatlarını kaybetmişlerdir. Bütün bu ölümlerin sorumluları bu operasyona karar verenlerdir.

Yirmi cezaevinde sürmekte olan operasyonda bir çok tutuklu ile hükümlünün tedaviyi kabul etmemesi de göstermiºtir ki bu operasyonlar katliamdan baºka hiçbir ºeye hizmet etmemiºtir ve etmeyecektir.

Hükümetin hayat kurtarma operasyonu olarak tanımladığı bu katliam ve operasyonların derhal durdurulması için Demokratik Kitle Örgütleri, Sendikalar, Meslek Örgütleri, Siyasi Partiler, Aydınlar ve Ailelerin yapmış olduğu girişimler güvenlik güçlerinin yoğun baskısı ve göz altılarla sonuçlandırılmaya çalışılmaktadır. Emek ve Demokrasi güçlerine yönelik yapılan baskılar, ablukalar ve yaşanan gözaltılar, toplumsal muhalefeti sindirmeye çalışmanın bu günkü yeni girişimidir.

İstanbul DGM’nin ve RTÜK’ün koymuş oldukları yayın yasakları da basının üstünde bir baskı unsuru oluşturmaya yönelik girişimlerdir. Basını olayların çarpıtılmaması için bağımsızlığını korumaya ve olayları tüm çıplaklığıyla objektif olarak kamuoyuna duyurmaya davet ediyoruz.

Bugün cezaevlerinde yaşanan saldırılar 12 Eylül askeri dönemini bile aşan bir duruma gelmiştir. Emek ve demokrasi güçlerine yöneltilen bu saldırı ve baskılar ülkemizin çok daha karanlık bir döneme girdiğini ortaya koymuştur.

F tipi cezaevlerinin toplumsal bir mutabakat sağlanıncaya kadar ertelendiğini ifade eden hükümet, yaşanan saldırılar sonunda “cezaevlerinde yer sorunu vardır” diyerek F tipi cezaevlerine nakilleri fiili olarak hayata geçirmiştir. Hükümetin bu güne kadar yapmış olduğu bütün açıklamaların oyalama ve kamuoyunu yanıltmadan başka bir amaç taşımadığı da böylelikle açıkça görülmüştür.

Bizler aşağıda imzası bulunan kurum ve kuruluşlar olarak;

· Operasyon ve katliamların derhal durdurulmasını,

· Sincan ve diğer F tipi cezaevlerine nakillerin durdurulmasını,

· Saldırı ve katliamlar konusunda gerekli soruşturmanın bütün açıklığıyla kamuoyu önünde yapılmasını,

· Siyasi Parti ve Kitle Örgütleri binaları üzerindeki abluka ve baskılar kaldırılarak bütün göz altına alınanlar derhal serbest bırakılmasını,

· Şu an hastanelerde bulunan tutuklu ve hükümlülerle Türk Tabipler Birliği aracılığı ile temas kurulmasını,

· Hastane ve Cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler, avukatları ve aileleri ile derhal görüştürülsün ve bilgi verilmesini,

İstiyoruz.

Bu katliam ve operasyonları şiddetle kınıyoruz. Tüm Emek ve Demokrasi güçlerine karşı bir baskı ve yıldırma ortamı yaratılmak istenmektedir. Bu oyunu bozalım.

KAMU EMEKÇİLERİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU, TÜMTİS, TÜRK MÜHENDİS VE MİMAR ODALARI BİRLİĞİ, TÜRK TABİPLER BİRLİĞİ, ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ, HALKEVLERİ , İNSAN HAKLARI DERNEĞİ, PİR SULTAN ABDAL 2 TEMMUZ KÜLTÜR VE EĞİTİM VAKFI, PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ, TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI, TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU VAKFI, DEMOKRASİ VE BARIŞ PARTİSİ , EMEĞİN PARTİSİ, HALKIN DEMOKRASİ PARTİSİ, ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA PARTİSİ, TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ

 

OPERASYONLARDA TECAVÜZ İDDİALARI

 

İHD İstanbul Şubesi tarafından 6 Ocak günü Taksim Eresin Otel’de düzenlenmesi planlanan brifing polisler tarafından engellendi. Bunun üzerine İHD İstanbul Şubesi’nde yapılan toplantıda operasyon ve sonrasındaki gelişmeleri içeren raporaçıklandı. Raporda, operasyondan sonra F Tipi cezaevlerine sevkedilen 9 tutuklu ve hükümlünün coplu tecavüze maruz kaldığı ileri sürüldü. Tecavüze uğrayanlardan birisinin Kandıra F Tipi Cezaevi’ne sevk edilen Cemal Keser adlı müvekkili olduğunu ileri süren Avukat Mihriban Kırdök, Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını bildirdi. Tecavüz ile ilgili delillerin 7 gün içinde kaybolacağına dikkat çeken Kırdök, buna karşın savcılığın bugüne kadar konu ile ilgili hiçbir soruşturma yürütmediğinin söyledi. Avukat M.Ali Kırdök’den edinilen bilgilere göre copla tecavüze maruz kaldıkları ileri sürülen tutuklu ve hükümlülerin adları şöyle:Kandıra F Tipi Cezaevi’nde bulunan Cemal Keser, Sadık Akyüz, Cumali Dışkaya, Hüseyin Kızıltoprak, Nuri Akalın, Birol Paşa, Bülent Özdemir, İrfan Kaplan, Taylan Süren.

19 Aralık 2000 tarihinde Ceyhan Cezaevi’nden Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedilen Hüseyin Tiryaki adlı tutuklunun, itirafçı olmayı kabul etmediği için tecavüze maruz kaldığı ileri sürüldü. Tiryaki’nin akrabası Hatice Tiryaki şunları söyledi: “20 Ocak günü cezaevinde kendisiyle görüştüm. 3 kişilik hücrede kalıyormuş. Yüzü sararmıştı. ‘Her sayımda dayak yiyoruz. Burası tıpkı Nazi Kampı’ dedi. Topallıyordu. Kaburgaları kırılana kadar dövüldüğünü söyledi. Sonra, cezaevine ilk getirildiğinde kendisine sarkıntılık yapıldığını anlattı. Bazı şeyleri anlatmakta güçlük çekiyordu, utanıyordu. ‘Bana itirafçılık dayattılar. Ben kabul etmedim. Kabul etmeyince de bana tecavüz ettiler’ dedi.” Bayramdan bir gün önce (26 Aralık 2000) cezaevine gittiğini, ancak sadece eşiyle görüştüğünü anlatan Hatice Tiryaki, “Kendisine de söyledim. Kaynım, tecavüzün o gün gerçekleştiğini ve durumu kötü olduğu için görüşe çıkartılmadığını söyledi.”dedi.

Bu arada Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk katıldığı bir televizyon programında, cezaevlerindeki ölüm oruçları ve açlık grevlerinin sona erdirildiği takdirde, F tipi cezaevlerini tartışmaya açacaklarını söyledi. Türk “F tiplerinde herhangi bir eksiklik varsa, bunu düzeltmeye hazırız. Şu anda çeşitli cezaevlerinde devam etmekte olan açlık grevleri ve ölüm oruçları sona erdiği takdirde, yabancı uzmanları da davet etmek suretiyle konuyla ilgili meslek kuruluşlarını çağırarak, genel olarak cezaevlerimizi, bu arada F tipi cezaevlerini tartışmaya açacağız.” dedi

AVUKATLARA BASKILAR

Avukatlara Açılan Dava...

F Tipi cezaevi yapımının durdurulması için 16 Eylül 2000 tarihinde Galatasaray Lisesi önünde açıklama yapmak isterken tartaklanarak gözaltına alınan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) yönetici ve üyesi 26 avukata “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet ettikleri suçlamasıyla dava açıldı. Polisin saldırısına maruz kalan ve saldırı sırasında değişik yerlerinden yaralanan avukatların suç duyurusuna ise yanıt verilmedi. Haklarında dava açılan avukatların isimleri şöyle: “Muhittin Köylüoğlu, Mehmet Ali Kırdök, Gökhan Ağırbaş, Ali Talipoğlu, Yasemin Başaran, Metin Florinalı, Gülay Erpul, Nermin Kaplan, Kenan Alkan, Several Demir, Güzel Yarar, Gül Altay, Özcan Kılıç, Şafak Yıldız, Bilgütay Hakkı Durna, Cahit Özdemir, Mehmet Günsel, Gülizar Tuncer, Cemal Yücel, Behiç Aşçı, Hakan Semizoğlu, Zeynel Polat, Keleş Öztürk, Efkan Bolaç, İbrahim Ergül ve Murat Çelik” Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi’nde önümüzdeki günlerde görülecek olan davada avukatlar, iddianameye polis arşivlerinden eklenen bilgilere göre “örgüt üyesi” ve “örgüt yöneticisi” olmakla suçlanıyor.

Ölüm oruçlarını avukatlar devam ettiriyor!

Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 12 Ocak günü İstanbul Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesi’nin açılışının ardından gazetecilere cezaevlerindeki son duruma ilişkin yaptığı açıklamada, avukatları ölüm oruçlarını devam ettirmekle suçladı. Sağlık durumu bozulan ve tedaviyi kabul eden tutuklu ve hükümlülere her türlü tıbbi bakımın yapıldığını ileri süren Türk, “Son günlerde dikkatimizi çeken bir olgu var. Cezaevlerinde avukat ziyaretlerinden sonra ölüm orucuna karar verenlerin sayısında artış görülmüştür. Bunu da dikkatle izliyoruz. Gerekirse avukatlar hakkında işlem yapacağız.” dedi. Bir başka gazetecinin “Ölüm oruçlarını avukatlar mı teşvik ediyor?” sorusu üzerine de Türk, “Bundan böyle bir sonuç çıkabilir. Onun için inceleyeceğiz” dedi.

Türk’ün açıklamasına ilk tepki Ankara Barosu Başkanı Avukat Sadık Erdoğan’dan geldi. Erdoğan yaptığı yazılı açıklamada, şunları söyledi: “Baromuza bir süredir, özellikle F Tipi cezaevlerindeki müvekkilleri ile görüşemeyen, ya da binbir işlemden geçerek, saatlerce süren uğraşlardan sonra, ancak güçlükle ve sınırlı görüşme yapabilen avukatların şikayetleri yoğun bir şekilde intikal etmekteydi. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’na (CMUK) aykırı düşen ve suç oluşturan bu uygulamaların, yalnızca olağanüstü koşullardan kaynaklanmadığı, bazı görevlilerin bireysel davranışları olmadığı Sayın Bakan’ın bu sözleri ile açığa çıkmıştır. Savunmaya yönelik ciddi bir saldırı ile karşı karşıyayız. Sayın Bakan’ın bu beyanı, (okulsuz maarif) özlemidir. Savunmasız adalet olmaz. Bunu kabul edemeyiz, kabul etmeyeceğiz.”

İzmir Baro Başkanı Noyan Özkan da, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün “Avukatlar ölüm orucunu teşvik ediyor” şeklindeki açıklamasının “savunma mesleğine hakaret” anlamı taşıdığını söyledi. Noyan Özkan, yaptığı açıklamada, Türk’ün bu haberi düzeltmesi ve özür dilemesi için bugüne kadar beklediklerini, ancak herhangi bir açıklama yapılmadığını söyledi. Adalet Bakanlığı’nın, operasyondan sonra avukatların müvekkilleriyle görüşmelerinde keyfi kısıtlamalar getirdiğini ve birçok avukatın, F tipi cezaevlerinde görüşme yapamadan geri dönmelerine neden olduğunu ifade eden Özkan, “Adalet Bakanı Türk, en kısa zamanda ölüm oruçlarının artışına neden olan avukatları kamuoyuna açıklamalıdır. Aksi takdirde müfteri duruma düşecektir. Ayrıca bu haksız ve dayanaksız haber nedeniyle mesleki onurlarına açıkça saldırılan ve üzülen sayın meslektaşlarımızın Adalet Bakanı hakkında manevi tazminat davası açmak hakları doğmuştur. İzmir Barosu, Adalet Bakanı ve Bakanlık mensuplarının savunma mesleğine ve temel hak ve özgürlüklere yönelik saldırı ve ihlalleri dikkatle izlemeye ve ulusal-uluslararası hukuki girişimlerde bulunmaya devam edecektir.” dedi.

 

Türkiye Barolar Birliği’nden yapılan açıklamada, cezaevlerine girişlerde avukat evraklarının denetlenmesi ve evraklara el konulmasının “savunma”yı engellediği bildirilerek, “meslek sırrı ilkesine aykırı bir durum” olan bu uygulamanın kaldırılması istendi. Açıklamada, Adalet, İçişleri ve Sağlık bakanlıkları tarafından imzalanan protokolün, avukatların üzerlerindeki belgelerin denetlenmesine ve el konulmasına izin veren hükümlerin savunmayı engelleyen, meslek sırrı ilkesine aykırı olduğu ifade edilerek, uygulamanın kaldırılması istendi. Açıklamada, F tipi cezaevlerine nakillerin yapılmasının bazı yasal düzenlemeleri zorunlu kıldığı da vurgulandı.

 

İstanbul Barosu’na fesih istemi

Avukatlara yönelik bu suçlamaların ardından da ölüm oruçlarının sona erdirilmesi sırasında arabuluculuk yapan İstanbul Barosu hakkında Adalet Bakanlığı, F tipi cezaevlerine yönelik protestolara destek verdiği iddiasıyla İstanbul Barosu hakkında fesih istemiyle soruşturma başlattı. Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı’na 11 Ocak günü gönderilen yazıda, “İstanbul Barosu Yönetim Kurulu’nun F tipi cezaevlerini protesto etmek yönünde bir karar aldığı yazılı ve görsel basından anlaşılmaktadır. Anılan kararın Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesinde tanımlanan amaca aykırı ve illegal olması sebebiyle keyfiyetin ihbar edilerek başsavcılığınızca gereğinin takdiriyle yapılacak işlem sonucunda ivedi bilgi verilmesini önemle rica ederim” denildi. Bu yazı üzerine Beyoğlu Başsavcılığı İstanbul Barosu’ndan konu ile ilgili olarak alınan bir yönetim kurulu kararı olup olmadığını sordu. İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman yazı üzerine şunları söyledi: “Utangaç bir çocuk edasıyla ne yaptıklarını bilmiyorlar. O yazıyı yazan hakimle görüştüm. Ona, ‘Cezaevleri protesto edilmez. İnfaz anlayışını eleştiriyoruz. Görevimiz, olması gerekeni söylemek. İnfazla uğraşmayacak, söz sahibi olmayacaksak kim uğraşacak’ dedim.” Baro Yönetim Kurulu kabul ettiği takdirde istifa edeceğini açıklayan Sayman, “Tekrar seçim yapılırsa da aday olacağım. Demokratik olarak bu yola gidiyorum. Aksi takdirde mahalle kavgasına dönüşüyor” dedi. Sayman, istifa kararı hakkında görüş almak için Yönetim Kurulu üyeleriyle 23 Ocak günü olağanüstü toplantı yaptı. Sayman, toplantı sonrası yaptığı açıklamada “Yönetim Kurulu üyeleri istifa için erken olduğunu söylediler. Henüz bir karar almadık. Kişisel fikrimdi. Her zaman da geçerlidir.” dedi.

Yücel Sayman, avukatlık mesleğine yönelik saldırılar ve Adalet Bakanlığı’nın isteği üzerine baro hakkında başlatılan soruşturma nedeniyle 25 Ocak günü yönetim kurulu üyeleri ve kalabalık bir grup avukat ile birlikte İstanbul Adliyesi’nde açıklama yaptı. Baroların seçilmiş organlarının “yargı kararı ile dahi” görevden alınamamasının demokratik yargının zorunlu kuralı olduğunu ifade eden Yücel Sayman, yargının “hüküm” kurumu ile “savunma” kurumunun karşı karşıya getirilmesinin toplumun demokratik örgütlenmesine ciddi darbe olduğunu kaydetti. Yücel Sayman, baroların yönetim kurullarının sadece Genel Kurul tarafından görevden alınabileceğini belirterek, “Demokratik olan budur. Adalet Bakanı’nın kanunun kendisine tanıdığı ancak herkesin anti-demokratik bulduğu yolu izlemesine karşı demokratik yolu açıyoruz. Her konuda faaliyetlerimizin denetim organı İstanbul Barosu Genel Kurulu’dur” dedi. TÜM YARGI SEN

Bayrampaşa Cezaevi’nde infaz koruma memuru olan ve Tüm Yargı-Sen İstanbul Şube Başkanlığı görevini yürüten Ali Yazıcı hakkında, ölüm oruçları sürecinde “yetkili merciilerden izin almadan televizyonlarda programlara katılarak, basına bilgi ve demeç verdiği” gerekçesiyle, 5 Ocak günü, İstanbul Adalet Komisyonu tarafından inceleme başlatıldı. Hakkında açılan inceleme kapsamında açığa alınan Ali Yazıcı, kendisinin kamu tüzel kişiliğe sahip Tüm Yargı-Sen’in İstanbul Şube Başkanı ve yine sendikanın basın sözcüsü olduğunu ve bu statüsü gereği, CMUK 2911’e dayanarak her türlü basın yayın organına açıklama yapabileceğini belirterek, kararın hukuka aykırı olduğunu ifade etti. Hakkında inceleme başlatılmasının tek nedeninin sendika üyelerinin cezaevlerindeki rahatsızlıkları dile getirmesi olduğunu kaydeden Yazıcı, devletin cezaevlerine operasyon düzenlemesinin ardında yatan zihniyeti, “Bir düşünceyi ortadan kaldırmak” olarak açıkladı. Yazıcı hakkında değişik savcılıklarda yine konuşmalarından dolayı adli ve idari soruşturmalar sürdürülüyor.

Cezaevi operasyonunun ardından, İstanbul Şube Başkanı açığa alınan, genel merkezi basılan (Tüm Yargı ve İnfaz Kurumları Çalışanları Sendikası) Tüm Yargı-Sen’in son olarak Genel Başkanı Tekin Yıldız 15 Ocak günü Nevşehir’e sürüldü. Tekin Yıldız, sürgün kararına tepki göstererek, cezaevleri konusunda Adalet Bakanlığı’ndan farklı düşündüğü için Tüm Yargı-Sen’le uğraşıldığını söyledi. KESK MYK Üyesi Hasan Hayır’la birlikte bir basın toplantısı düzenleyen Yıldız, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’un Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün yetkilerini kullanarak Tüm Yargı-Sen üzerinde baskı uyguladığını söyledi.

Tüm Yargı Sen Genel Başkanı Tekin Yıldız ve sendikanın 14 yöneticisi gözaltına alındı. 18 Ocak gecesi sendikanın genel merkez ve Ankara şube yöneticileri Dursun Öztürk, Hürriyet Pınar, Necdet Bekçi (Ankara Şube Başkanı), Kamuran Emir, Nano Kaya ve Figen Öner evlerine düzenlenen baskınlarda gözaltına alındılar. 19 Ocak günü ise sendika binasına düzenlenen baskında Edip Binbir, İncihan Çağlayan ve Ahmet Tanboğa gözaltına alındı. Sendikacıların gözaltına alınması üzerine Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK) yöneticilerinden Hasan Hayır ve Tekin Yıldız bir basın toplantısı düzenlediler. Basın toplantısında, sendika yöneticilerinin, Tekin Yıldız imzasıyla KESK Genel Merkezi’ne gönderilen bir iç yazışma gerekçe gösterilerek gözaltına alındığı bildirildi. Toplantının ardından ifade vermek için avukatlarla birlikte Ankara DGM Savcılığı’na giden Tekin Yıldız ile sendika yöneticileri Yıldız Çakmak, Kutlay Öztürk, Bekir Akkale, Ankara Şube Yöneticisi Fatma Akkuş ve Yücel Şahin gözaltına alındı. Sendikacılar, yöneticileri 23 Ocak günü Ankara DGM’ye çıkarıldı. Sendikacılardan, Hürriyet Pınar, Ankara Şube Başkanı Necdet Bekçi ve Figen Öner, “yasadışı örgüte yardım ettikleri” iddiasıyla Türk Ceza Yasası’nın 169. maddesi uyarınca tutuklandılar. Tekin Yıldız, Kamuran Emir, Nano Kaya, Edip Binbir, İncihan Çağlayan, Ahmet Tanboğa, Yıldız Çakmak, Kutlay Öztürk, Bekir Akkale, Fatma Akkuş ve Yücel Şahin serbest bırakıldı.

 

İnsan hakları Savunucularına Baskılar

Kapatılan İHD Şubeleri

İHD Malatya Şubesi , “yasak yayın” bulundurulduğu gerekçesiyle 3 Aralık 2000 tarihinde Malatya Valiliği tarafından kapatıldı. Şube Başkanı Avukat Doğan Karaoğlan, hücre tipi cezaevleri konusunda yapılan bir basın toplantısından sonra derneğin kapatılmasının “tesadüf” olmadığını söyledi. Karaoğlan, “Bize, dernek binasında yasak yayın bulundurarak Dernekler Kanunu’na muhalefet ettiğimizi söylediler. Fakat el konulan yayınlar yasak yayın değil toplatılmış yayın statüsüne giriyor. Hepsinin basım yeri, yazı işleri müdürleri belli ve hepsinin yasal dayanakları var” dedi. İHD Malatya Şubesi, “şubede yasak yayın bulundurulduğu” gerekçesiyle Malatya Valiliği tarafından 16 Şubat 2000 tarihinde de süresiz olarak kapatılmış, dernek hakkında Malatya Asliye Mahkemesi’nde görülen kapatma davasında beraat kararı verilmişti. Dernek, ancak karar kesinleştikten sonra açılmıştı.

İHD Antep Şubesi , cezaevlerindeki açlık grevlerine destek amacıyla yapılan açlık grevi gerekçe gösterilerek 7 Aralık 2000 tarihinde süresiz kapatıldı. Antep Valiliği tarafından “Dernekler Kanunu’nda belirtilen amaç ve kapsam dışında faaliyet gösterildiği” gerekçesiyle kapatılan dernekte, açlık grevinde bulunan tutuklu yakınları, polisler tarafından tartaklanarak dışarı çıkartıldı.

İHD Van Şubesi, 19 Aralık 2000 tarihinde polisler tarafından basıldı, şubede açlık grevi yapan aileler gözaltına alındı. Şube binası Valilik kararıyla “Dernekle Yasası”na muhalefet” suçlamasıyla süresiz kapatıldı. Gözaltına alınan tutuklu yakınları daha sonra serbest bırakıldı.

İHD Konya Şubesi, 22 Aralık 2000 tarihinde dernekte yapılan aramalarda bulunan afişlerin derneğin amacına aykırı olduğu gerekçesiyle Karatay (Konya) Kaymakamlığı kararı ile tarafından “Dernekler Kanunu’nda belirtilen amaç ve kapsam dışında faaliyet gösterildiği” gerekçesiyle 45 gün süreyle kapatıldı.

İHD Bursa Şubesi , 1 Ocak günü gece saat 24.00 sıralarında Terörle Mücadele Şubesi’ne bağlı polisler tarafından basıldı. Baskında 2’si açlık grevinde olan 4 dernek üyesi gözaltına alındı. Dernek üyesi 4 kişi da aynı gece evlerine yapılan baskınlarda gözaltına alındı. Daha sonra gelen Dernekler Masası’na bağlı polisler derneği “güvenlik” gerekçesi ile mühürledi. Mühürlenen dernek 2 Ocak günü öğle saatlerinde yeniden açıldı. Şube yöneticileri hakkında Bursa Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma açıldı. Dernek 5 Ocak günü Bursa Valiliği’nin kararı ile, baskında gözaltına alınan 4 kişinin “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (DHKP-C) üyesi oldukları” ve “polise mukavemet ettikleri” ve dernek binasında ölüm oruçlarını destekleyen pankart ve belgeler bulunduğu iddiasıyla “Dernekler Kanunu’na muhalefet” suçlamasıyla süresi belirtilmemek üzere kapatıldı.

İHD İzmir Şubesi, 2 Ocak günü “binada dernek üyesi olmayanların bulunduğu, yıl içinde yapılan gösterilerde devlet aleyhine açıklamalar yapıldığı” gerekçesiyle İzmir Valiliği tarafından 10 gün süreyle kapatıldı. Şube Başkanı Günseli Kaya, son 10 gün içinde Antep, Malatya, Van, Konya ve Bursa şubelerinin kapatıldığını hatırlatarak “Demokratikleşme alanında gelişme, düzenleme ve iyileştirmeler yapılması yerine, demokratik kuruluşların kapatılması, muhalif yapıların susturulmasını amaçlamaktadır” dedi. Derneği kapatmaya gelen Güvenlik Şube Müdürlüğü polisleri hakkında 9 Ocak günü suç duyurusunda bulunuldu. Konak Adliye’si önünde bir basın açıklaması yapan İHD Şube Başkanı Günseli Kaya, 2 Ocak günü derneğin kapatılmasını tebliğ için gelen polislerin arama izni olmadan derneği aradıklarını, bir görevlinin dernek üye kayıt defterini açarak tek tek tüm sayfaları videoya çektiğini, bunun yasal olmadığını söylemelerine rağmen işlemin sürdüğünü belirterek, usulsüz arama ve videoya kayıt işlemlerinin taleplerine rağmen kapatma tutanağına geçirilmemesi nedeniyle tutanağın kendilerince imzalanmadığını söyledi.

İHD Ankara Şubesi, 23 Aralık 2000 tarihinde polisler tarafından basıldı. Ankara DGM Savcılığı, F tipi cezaevlerini protesto eylemlerini organize ettiği gerekçesiyle dernek hakkında soruşturma açtı. Soruşturma sonucunda, İHD Ankara Şubesi’nin kapatılması, şube yöneticilerinin de “yasadışı örgüte yardım ettikleri” iddiasıyla cezalandırılması istemiyle dava açıldı. İddianamede, ölüm oruçları sırasında “yasadışı örgüt temsilcilerinin İHD Şubesi ile ilişki kurdukları ve ölüm oruçlarını desteklemek amacıyla protesto eylemleri yaptırdıkları” ileri sürüldü. İHD Ankara Şubesi’nde yapılan aramada, mahkumların sağlık durumlarını gösteren ayrıntılı bir listenin ele geçirildiği, ancak listenin nereden ve nasıl elde edildiğinin belirlenemediği öne sürülen iddianamede, şube yönetiminin aldığı kararlar da “delil” olarak gösterildi. İddianamede, “Yönetim kurulunca alınan bu kararlar doğrultusunda, cezaevlerindeki örgüt mensuplarının amaçları doğrultusunda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemek, basın açıklamaları yapmak faaliyetlerinde bulunmuşlardır” denildi. İddianamede, şubenin 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 7/4. maddesi uyarınca kapatılması ve mal varlıklarına el konulması; Şube Başkanı Lütfi Demirkapı, şube yöneticileri İlhami Yaban, İsmail Boyraz, Erol Direkçi, Mesut Çetiner, Zeki Irmak, Rıza Reşat Çetinbaş, Cezaevi Komisyonu üyeleri Ali Rıza Bektaş (tutuklu), Selim Necati Ort (tutuklu), Saniye Şimşek, Ekrem Erdin ve Gökçe Otlu’nun da Türk Ceza Yasası’nın (TCY) 169. maddesi uyarınca hapis cezasına mahkum edilmesi istendi.

İHD Mardin eski Şube Başkanı ve HADEP Parti Meclisi üyesi Cemil Aydoğan hakkında, 19 Ekim 1999 tarihinde Medya TV’de yayınlanan bir programda “bölücülük propagandası” yaptığı iddiasıyla açılan dava 18 Aralık 2000 tarihinde sonuçlandı. Diyarbakır DGM, Aydoğan’ın beraatına karar verdi. Aydoğan hakkında 29 Mart 2000 tarihinde Medya TV’de yayınlanan bir konuşmasında “bölücülük propagandası yaptığı” iddiasıyla açılan dava da 22 Aralık 2000 tarihinde sonuçlandı. Diyarbakır DGM’de yapılan duruşmada, Aydoğan hakkında beraat kararı verildi. Kararda, “insanların dili, kimliği, tarihi ve fikirleriyle kendisini ifade edebilmesi ve özgür bir anayasa isteminin bölücülük suçunun unsurlarını oluşturmadığı” belirtildi.

İHD İstanbul Şubesi’nin “İnsan Hakları Haftası” etkinlikleri çerçevesinde 17 Aralık 2000 tarihinde düzenlediği “İnsan Haklarına Saygı” yürüyüşünden sonra gelişen olaylar nedeniyle 25 İHD yöneticisi hakkında dava açıldı. Davanın Beyoğlu 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 17 Ocak günü yapılan ikinci duruşmasına, salonunun dar olması nedeniyle izleyiciler alınmadı, gazetecilerin görüntü almasına da izin verilmedi. Duruşmada, sanıkların ifadeleri alındıktan sonra savcı, “eylemin DGM kapsamında olması nedeniyle görevsizlik kararı verilmesini” istedi. Duruşma, davanın hangi mahkemede görüleceğine karar verilmesi için 28 Şubat gününe ertelendi. Davada, İHD Şube Başkanı Avukat Eren Keskin, İHD Şube yönetici ve üyeleri Kiraz Biçici, Mukaddes Alataş, Leman Yurtsever, Avukat Oya Taman, Avukat Gülseren Yoleri, Filiz Yücel (Karakuş), Neriman Deniz, Şaban Dayanan, Mehmet Ali İnci, Nimet Tanrıkulu, Ümit Efe, Kıvanç Sert, Elif Çamyar, Avukat Ali Durmuş, Sait Gürsoy, Avukat Gülizar Tuncer, Avukat Keleş Öztürk, Bedri Vatansever, Recep Yılbaşı, Doğan Genç, Hüseyin Karabulut, Kemal Bozkurt, Zehra Yılmaz ile TİHV İstanbul Temsilciliği Sekreteri Hürriyet Şener “izinsiz gösteri düzenledikleri”, “Dernekler Yasasına aykırı davrandıkları” ve “görevli memura direndikleri” iddiasıyla Türk Ceza Yasası’nın 258. maddesi ve “suç sayılan fiili övdükleri” iddiasıyla Türk Ceza Yasası’nın 312/1. maddesi uyarınca 4 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyorlar.

YUNANİSTAN’DAN PARA ALINDI İDDİASI

İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi, 25 Ocak günü polisler tarafından arandı. Aramanın, yarı resmi Anadolu Ajansı (AA) tarafından geçilen bir haberde, “İHD’nin Yunanistan’dan para aldığının” iddia edilmesi üzerine ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi ve 8. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararı üzerine düzenlenen baskında derneğin yedi bilgisayarı ile çok sayıda belgeye el konuldu. Üç saat süren arama sırasında, derneğe giriş çıkışlar engellendi ve telefon görüşmelerine izin verilmedi. Daha sonra dernek binasında basın toplantısı düzenleyen İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, haberin doğru olmadığını bildirdi. Atina Haber Ajansı’ndan alınan haberin bozulduğunu belirten Öndül, aynı haberin CNN Türk ve NTV’de de yayınlandığını, ancak uyarıları üzerine televizyonların haberi düzelterek verdiğini söyledi. CNN Türk ve NTV’nin kendilerine sormadığı için böyle bir yanılgıya düştüğünü ifade eden Öndül, AA’ya da Atina Haber Ajansı’nın servise koyduğu haberin orijinal metnini gönderdiklerini ve düzeltme istediklerini belirtti. AA’nın tüm uyarılara rağmen düzeltme yapmadığını kaydeden Öndül, “Devletin ajansı yalan haber yapıyor. Ondan sonra da yalan habere dayanarak, savcı arama emri veriyor. Düşünce ve basın özgürlüğü bu değildir. AA’yı protesto ediyorum. Tıpkı Şemdin Sakık’ın ifadeleri gibi bir haber yapıldı. Bu 6-7 Eylül olaylarına neden olan haber gibi bir haberdir.” dedi. İHD’nin hükümet dışı ve bağımsız bir kuruluş olduğunu vurgulayan Öndül, “İHD, 15 yıllık ömründe hiçbir hükümetten yardım almamıştır. İHD, Yunanistan Hükümeti ve Yunanistan’daki hiçbir kurumdan da para yardımı almamıştır” dedi. İHD’nin çalışmalarının basına ve kamuoyuna açık yapıldığını ifade eden Öndül, el konulan evrak ve bilgisayarlardaki bilgilerin suç unsuru taşımadığını belirterek, “Burada İHD’nin çalışmaları hedef alınıyor. İHD’nin üzerinde son zamanlarda baskılar yoğunlaştı. İHD kuşatma altında. İHD’nin çalışmalarını yargının gölgesinde yapması isteniyor.” dedi. İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, “derneğin Yunanistan’dan para yardımı aldığı” yolundaki haberin düzeltilmesi için Anadolu Ajansı (AA) Genel Müdürü Mehmet Güler’e bir mektup yazdı. Öndül, mektubunda, “Yalan haberiniz üzerine Ankara Cumhuriyet Savcısı Hamza Uçar soruşturma başlattı. Sizin hakkınızda değil, İHD hakkında. Sizi tanık göstereceğiz; siz haberinizin yalan olduğunu açıklamak zorunda kalacaksınız. İHD yalan haberinizi tüm dünyaya duyurdu. Siz susmaya devam ediyorsunuz. Bir insan hakları örgütü hakkında yaydığınız ve düzeltme gereği duymadığınız haberiniz, tüm çalışmalarımızı kilitledi. Sizden işinizi, yalnızca gazetecilik görevinizin gerektirdiğini yapmanızı hala bekliyoruz” dedi. İHD Genel Sekreteri Selahattin Esmer de yaptığı açıklamada, haberin tekzip edilmesini istedi. Selahattin Esmer’in açıklamasının ardından 27 Ocak günü AA tarafından geçilen haberde, Esmer’in ve İHD Genel Sekreter Yardımcısı Feray Salman’ın bir hafta önce yaptığı açıklama ile birlikte, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Panayotis Beglitis’in, “Yunanistan dışındaki örgütlere yardım yapılmadığı” yolundaki açıklamasına da yer verildi. Öndül, 27 Ocak günü akşam saatlerinde de, AA’nın kendisinin ve Esmer’in açıklamalarını kısmen vermesi üzerine bir açıklama yaptı. Öndül, “AA, Atina Haber Ajansı’nın haberinde olmayan bir unsuru, İHD adını eklemiştir. AA, abonelerinden, İHD’den ve kamuoyundan, kasıtlı olarak yapmamışsa eğer, özür dilemelidir” dedi.

AA 20 Ocak günü geçtiği yanlış haberi, ancak 27 Ocak günü haberin “sehven yapıldığını” belirterek düzeltti; İHD’nin tekzibini ise kısaltarak verdi.

 

1991 yılında alınan kuruluş kararından itibaren uluslararası resmi kurumlar ve bazı insan hakları kuruluşları F tipi cezaevleriyle ilgilenmişlerdir. Bina inşaatlarının hükümet tarafından ihale edilmesi altısının tamamlanmak üzere olması ve üçünün kullanıma açılması üzerine cezaevlerinde ve toplumda başlayan tartışma ve eylemlilik süreci bu ilgiyi yoğunlaştırmış ve güncelleştirmiştir. Bulunduğumuz aşamada uluslararası görüş ve tepkileri de kısaca gözden geçirmek ve değerlendirmek gerekmektedir.

 

Önce 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine dayanarak kurulmuş bulunan ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (AİÖK) tavrına bakalım. AİÖK başından itibaren TC hükümetinin koğuş sisteminin kabul edilmez olduğu, daha küçük birimler oluşturulması gerektiği tezinin bir çözümü olarak planladığı hücre sistemine destek vermiştir.

Adalet Bakanı bu desteği, grevlerin sona erdirilmesine yönelik görüşmeler sırasında kamuoyuna açıklamış, Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden Hürriyet gazetesi, komitenin raporlarına dayanarak manşetten komitenin de F tipi cezaevinden yana olduğuna ilişkin yayın yapmıştır. AİÖK kamuoyunu önemli derecede etkileyen bu açıklamalara dair hiçbir yanıt vermeyerek sessiz kalmıştır.

AİÖK’sinin Türkiye’ye 2000 yılı Haziran ayında yaptığı ziyareti sırasında yapılan görüşmede TTB, İHD, TİHV temsilcileri görüş birliği halinde, F tipi cezaevleri uygulamasının ‘terörle mücadele stratejisi’ kapsamında düşünüldüğünü, bu stratejinin şiddet içermeyen muhalif düşünce sahiplerini de TMY uygulamasıyla terör suçlusu olarak mahkum ettiğini, halen cezaevlerinde bulunan on üç bin kadar siyasi tutuklu ve hükümlünün yüzde doksanının bu durumda olduğunu, cezaevleri sorununa çözüm olarak kurgulanan bu sistemin siyasi muhalifleri bütün ilişkilerini yok ederek mutlak bir yalnızlığa bir kez daha mahkum edeceğini, bu durumumun mahpusların bedensel ve ruhsal sağlığına ve kimliğine yönelik ciddi bir tehdit oluşturduğunu, bu uygulamanın da kabul edilemez bir insan hakları ihlali olarak değerlendirdiğimizi belirtmiştik. Son yıllarda Diyarbakır ve Ulucanlar Cezaevlerinde gerçekleştirilen operasyonlarda 21 mahkumun öldürülmesi, Burdur Cezaevi’ne inşaat makineleriyle yapılan saldırıda bir kişinin kolunun koparılması, bu saldırıların sorumlularına dokunulmaması, aksine mağdurlar hakkında kovuşturma başlatılmasının sonucu olarak cezaevleri yönetimlerine ve hükümete karşı oluşan güvensizliğin haklı olduğunu da ayrıca belirtmiştik. Sorumuz üzerine; AİÖK, Hükümet tarafından F tipi cezaevlerinin AİÖK’nin onayı alınarak düzenlendiğine ilişkin açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını ve bu konuda bir açıklama yapacaklarını belirtmişler, ancak hiçbir açıklamada bulunmamışlardır. Sonuç olarak; AİÖK cezaevleri konusunda insan hakları ve sağlık kurumlarını dinlemiş, ancak görüş ve önerilerine değer vermemiştir. Operasyon süresince yaşanan dramatik sürece seyirci kalmış, genel olarak da hükümetle uyum içinde bir çalışma tarzını yeğlemiştir.

AİÖK’sinin bu yaklaşımı Human Rights Watch (HRW), FIDH gibi kuruluşların tavırlarına da temel oluşturmuştur. Her iki kuruluş da yaptıkları açıklamalarda Türkiyeli insan hakları örgütlerinin özde karşı çıktıkları F tipi cezaevlerine karşı bir tavır sergilememişlerdir. HRW ise hücre sistemine karşı olmadığını belirtmiştir. FIDH basın bürosunun açıklamaları da, cezaevi sorununu ‘bazı aşırı sol grupların koğuş sistemini dışarıdaki arkadaşlarıyla ilişkili içinde ideolojik çalışma ortamı olarak kullanma eğilim ve alışkanlığına’ bağlamaktadır. Operasyon sonrası açıklamada da bir insan hakları örgütünün tarafsızlığı görüntüsü arkasında politik yorumlara ağırlık verilmekte ve sonuçta saldırıya uğrayanlar eleştirilmektedir. Bu kuruluşlar sorunun özünü gözden kaçırmışlardır. Bilerek ya da bilmeyerek bizlerin sesine kulak asmamışlardır. Daha ziyade resmi ağızların kullandığı terim ve kavramlarla konuşmuşlardır. Bu uluslararası insan hakları örgütleri arasında varolan ilişki ağının ve bugüne kadar aramızda var olduğunu sandığımız dayanışma anlayış ve hukukunun hepimiz tarafından gözden geçirilmesini gerektiren yeni ve ciddi bir durumdur. Bu kuruluşların haber kaynağı biz olmadığımıza göre bu görüşler hangi kaynaklardan alınmaktadır ve kimler almaktadır sorusuna da yanıt verilmesi gerekmektedir. Bu noktada FIDH Başkanı Patrick Baudoine’e eleştirilerimize verdiği yanıttaki net tavır alışına, dayanışma mesajlarına ve bizlere başkan olarak bugüne kadar verdiği desteğe değer veriyoruz.

Ancak uluslararası alanda; olaylar süresince sergiledikleri tavır ve değerlendirmeleri nedeniyle bizleri yalnız bırakmayan başta Af Örgütü (AI) olmak üzere İşkence Görenler İçin İşkence Görenler İçin Uluslararası Rehabilitasyon Konseyi (IRCT), Dünya Tabipler Birliği (WMA), IPPNW Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler (Germany Section), Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Norveç Tabipler Odası (The Norvegian MA) gibi kuruluşların da adını anmak gerekmektedir.

Avrupa Parlamentosu , operasyon nedeniyle Türkiye’yi kınayan bir karar aldı. Kararda Türkiye’nin F tipi cezaevlerini denetlemek için bir AP heyetini davet etmesi istendi. Aralık ayında konuyu Genel Kurul toplantılarında görüşen, ancak Türkiye’nin diplomatik girişimleri sonucunda herhangi bir karar almaktan vazgeçen AP tarafından hazırlanan yeni karar metninde, Türkiye’nin uluslararası planda insan haklarıyla ilgili birçok sözleşmeye taraf olduğu ve işkencenin yasaklanması konusunda anlaşmalar imzaladığı belirtildi ve bu trajedinin bir daha yaşanmaması için önlem alınması istendi. AP’nin karar metninde şu görüşlere yer verildi: “Tutukluların bağımsız doktorlar tarafından muayene edilme istemleri yerine getirilsin. Cezaevi reformu, insan hakları üzerine kurulsun. Cezaevi ve hukuk sistemlerinin iyileştirilmesi için gerekli reformlar en kısa sürede yürürlüğe konulsun.”


EK1:Cezaevi Olayları

Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde 10 mahkum güvenlik görevlileri tarafından silahla ve dövülerek öldürüldü. 26 Eylül 1999 tarihinde meydana gelen olayda ölenlerin adları şöyle: Habib Gül (Nevzat Çiftçi), Aziz Dönmez (18), Zafer Kırbıyık (28), Erkan Özkan, Mahir Emsalsiz (27), Ahmet Savran (32), Halil Türker (27), Ahmet (Abuzer) Çat (31), Ümit Altıntaş (27), Önder Gençaslan (26) ve Feyzullah Koca (40). Adalet Bakanlığı’nın, koğuş yetersizliği nedeniyle 33’ü kadın 76 mahkumun başka cezaevlerine nakledilmesi yolundaki kararı üzerine düzenlenen operasyonda 30 mahkum da ağır yaralandı.

Saldırıdan sonra Adalet Bakanlığı tarafından yapılan ilk açıklamada, mahkumların tünel kazdığı ihbarı nedeniyle operasyon düzenleyen askerlere karşı silah kullandıkları iddia edildi. Hikmet Sami Türk, bir gazetede yayınlanan röportajında da, “ölümlerin mahkumlar arasındaki iç hesaplaşmadan kaynaklanmış olabileceğini” iddia etti. Türk, 40 kişi kapasiteli koğuşta 100 kadar mahkumun barındırıldığını, bir yatakta üç kişinin yatmak zorunda kaldığını ve cezaevinde, “yasadışı örgüt üyelerinin sorgu odalarının bulunduğunu” da ileri sürdü. Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada ise haberlerde mahkumlardan “siyasi suçlu” olarak bahsedilmesine tepki gösterildi. Açıklamada, mahkumların “siyasi suçlu değil” “terörist” olduğu ileri sürüldü.

Saldırı, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun 7 Ekim 1999 tarihinde yaptığı toplantıda ele alındı. Toplantıdan sonra bir açıklama yapan Komisyon Başkanı Sema Pişkinsüt, Adalet Bakanlığı yetkililerinin, mahkumların kendi silahlarından çıkan saçmalarla öldüğü yolunda bilgi verdiğini söyledi. Bu arada cezaevi aynı gün gazetecilere gezdirildi. Gazetecilerin götürüldüğü 4. koğuş avlusunda duvarların sıvasının yaklaşık bir insan boyu yüksekliğinde kazınmış olduğu görüldü. Gazetecilere bilgi veren bir cezaevi yetkilisi, sıvaların arama çalışmaları nedeniyle kazındığını söyledi. Ancak, sıvası kazınan duvarların, gözetleme kulesinin görüş alanı içinde olması dikkat çekti. 6 Ekim günü bulunduğu açıklanan tünelin ise 5. koğuşun avlusunda ve 4 nolu gözetleme kulesinin yaklaşık 20 metre uzağında olduğu görüldü. Gazetecilerin tünelin kazıldığı iddia edilen yerin askerler tarafından rahatlıkla görülebileceğini belirtmesi üzerine aynı yetkili, buranın branda ile kapatıldığını ve mahkumların tünelin kazıldığı yerin üstünde daktilo ile çalışarak gürültü yaptıklarını iddia etti.

Saldırı sonrasında 10 mahkuma yapılan otopsi raporları tartışma yarattı. Otopsi raporunda mahkumlardan 3’ünün (Aziz Dönmez, Zafer Kırbıyık ve İsmet Kavaklıoğlu) av tüfeğiyle, 7’sinin de diğer tipteki silahlarla vurularak öldürüldüğü belirtildi. Raporlardan, mahkumların çoğunda darp izlerine rastlandığı ve mahkumların çoğunlukla kalbine ateş edildiği de anlaşıldı. Ahmet Savran ve Halil Türker’in kafalarından vurulduğu belirtilen raporlarda, cesedinden kan elde edilemeyen Habib Gül’ün (Nevzat Çiftçi) kan kaybından öldüğü anlaşıldı. Mahkumların bir kısmının vücudunda ise mermi çekirdeğine rastlanmadı. Bu durumun, yakın mesafeden ateş edilmesine bağlı olduğu bildirildi. Otopsi raporlarında, mahkumlardan İsmet Kavaklıoğlu ve Habip Gül’ün Ankara Numune ve Ankara İbn-i Sina hastanelerinde, diğer sekiz mahkumun ise cezaevinde öldükleri de kaydedildi. Bu arada, otopsi sonucu hazırlanan ön raporlardaki “27 Eylül” tarihinin daktiloyla “28 Eylül” olarak düzeltildiği anlaşıldı. Bu düzeltme otopsilerin, “avukatların otopsilere gözlemci olarak girmek için çaba gösterdikleri” 27 Eylül günü yapıldığı kuşkusunu gündeme getirdi. Otopsi raporlarının açıklanmasından sonra, mahkumların avukatları, otopsi raporlarına itiraz ettiler ve yeniden otopsi yapılmasını istediler. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, avukatların otopsiye gözlemci olarak isteminin reddedilmesine ilişkin Ankara 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararının kaldırılması için Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk tarafından yapılan başvuruyu reddetti. Yargıtay’ın kararının aynı nitelikteki olaylar için de örnek olacağı ve avukatların benzer olaylarda otopsiye giremeyeceği bildirildi. Öldürülen mahkumlara, avukatların isteği doğrultusunda doku testi yapıldı.

Katliamın ardından hücrelere konulan 17 erkek, 11 kadın mahkum açlık grevine başladı. Açlık grevi, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün mahkumların taleplerini kabul ettiğini açıklaması üzerine 15 Ekim 1999 tarihinde sona erdi. Meclis İnsan Hakları Komisyonu bünyesinde oluşturulan alt komisyon üyeleri, mahkumların isteklerini Hikmet Sami Türk’e ilettiler. Türk, mahkumların, “başka cezaevlerine sevkedilemeyecek durumda olanların tedavi edilmesi ve sevk için sağlık raporu verilmesi” istemini kabul etti. Ancak, Yozgat, Amasya, Ermenek, Burdur, Zile, Niğde, Nevşehir ve Antep cezaevlerine gönderilen mahkumlar saldırıdan sonra aylarca tedavi görmediler.

Bu arada katliamı araştırmak amacıyla Meclis İnsan Haklarını Araştırma Komisyonu bünyesinde kurulan alt komisyon, 2000 yılı Şubat ayında “gerekli belgelere ulaşamadığı için raporun hazırlanamadığını” açıkladı. Komisyon Başkanı DSP Milletvekili Sema Pişkinsüt, alt komisyonun ölen mahkumların Adli Tıp Kurumu’nda çekilen fotoğraflarını ve Adalet Bakanlığı ile mahkumlar arasında yapıldığı söylenen protokole ulaşamadığını, cezaevleri konusunda Meclis’te daha önce hazırlanan raporların da komisyona gönderilmediğini söyledi. Komisyon çalışmalarına Mayıs ayında başlayabildi. Sema Pişkinsüt, 15 Mayıs 2000 tarihinde toplantı sürerken yaptığı açıklamada, otopsi raporlarının adli tıp standartlarına uygun hazırlanmadığını belirlediklerini söyledi.

Sema Pişkinsüt, 15 Haziran 2000 tarihinde yaptığı basın açıklamasında, komisyon raporuna ilişkin bilgi verdi. Pişkinsüt, bilirkişi raporunda, tutuklulara “öldürme amacıyla ateş edildiğinin” ve “işkence yapıldığının” yazıldığını bildirildi. Raporda, “Otopside dış muayenede ateşli silah yaralanması, künt travmatik yaralanmalar ve kimyasal madde yanıkları gibi olağandışı bulguların bir arada göründüğü dikkate alındığında, rutin dışı ayrıntılı bir otopsi prosedürünün şart olduğunun, otopsiye katılan hekimlerce düşünülmesi gerekirdi. Yapılan otopsilerin dünya standartlarına uymadığı saptanmıştır” görüşü savunuldu. Öldürülen tutukluların elbiselerinin kaybolmasına da değinilen raporda, “Elbiselerin kaybolmasının atış mesafesi başta olmak üzere ateşli silah yaralarının tam olarak yorumlanmasının engellendiği kanaatine varılmıştır.” denildi.

28 Haziran 2000 tarihinde tamamlanan raporda, olayın planlı yapıldığı belirtilerek, “Müdahale için günlerce hazırlanılmış, yeterli sayıda personel getirilmiş, hatta özel harekat birliğinden de takviye alınmıştır. Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği devlete, dolayısıyla da güvenlik güçlerine emanet edilmiştir, yani bu operasyonda ölen insanların can güvenliğinden devlet sorumludur” denildi. Raporda, olayda yaralananların tedavisinin geciktirildiği ve hastaneye kaldırılan mahkumların tedavileri tamamlanmadan cezaevine geri götürüldükleri belirtildi. Katliamda, üç mahkumun av tüfeği ile öldürüldüğü iddialarına dikkat çekilen raporda, “İddia edildiği gibi tutuklular, av tüfeği ile üç arkadaşlarını öldürmüş iseler niçin av tüfeği ile güvenlik güçlerine ateş etmemişlerdir” sorusu soruldu.

Mahkumlar Hakkında Açılan Dava

Ankara Cumhuriyet Savcılığı olayların ardından 85 mahkum hakkında dava açtı. Savcılık, operasyona katılan 145 jandarma hakkında “yasadan kaynaklanan yetkilerini kullandıkları” gerekçesiyle görevsizlik kararı verdi. Aralarında operasyonu yöneten jandarma binbaşının da bulunduğu 15 subay ve astsubayın “mağdurlar” arasında sayıldığı iddianamede, sadece bir mahkum “mağdur-sanık” olarak gösterildi. İddianamede somut hatalar olduğu saptandı. Yargılanan mahkumlardan Rahmi Eren’in, katliamdan dört gün sonra (30 Eylül 1999), Saime Örs’ün de (katliamda yaralanan Behzat Örs’ün eşi) bir gün sonra (27 Eylül 1999) tutuklandığı ortaya çıktı. Erkek mahkumlardan Duygu Mutlu ve Deniz Akkaş’ın adı kadın mahkumlar arasında sayıldı. İddianamede, “adam öldürmek, faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs etmek, adam yaralamak, cezaevi yönetimine karşı ayaklanmak, silah bulundurmak ve cezaevi binasına zarar vermekle” suçlanan mahkumların ölümlerden beşinden sorumlu olduğu ileri sürüldü. İddianamede, Cemal Çakmak hakkında ölüm, diğer mahkumlar hakkında da 12 yılla 47 yıl arasında hapis cezası istendi.

Dava, 22 Şubat 2000 tarihinde Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşmada, Mahkeme Heyeti, dava dosyasını, görevsizlik kararı vererek DGM’ye gönderdi. İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, duruşmadan sonra yaptığı açıklamada, “Çok istisnai bir dava. Anlaşılmaz bir dava ve tam bir skandal” dedi. Öndül, davanın Ankara DGM’ye gönderilmesinin de “hukuki değil siyasi bir karar olduğunu” vurguladı. Dosyayı inceleyen Ankara DGM’nin 9 Nisan günü görevsizlik kararı verdiğini açıklaması üzerine, dosya, davaya hangi mahkemenin bakacağının belirlenmesi amacıyla Yargıtay’a gönderildi.

Tutuklu yakınları ve avukatları da 150 jandarmanın yargılanmasına gerek olmadığı yönündeki karara itiraz etti. Tutuklu yakınları tarafından Ankara Bölge İdare Mahkemesi’ne yapılan itirazda, Valilik tarafından alınan kararda, jandarmaların idari görevli sayılarak “Men-i Muhakeme kararı” verildiği ifade edildi. Bu arada Valiliğin, haklarında şikâyet olmasına rağmen beş jandarma hakkında hiçbir soruşturma yapmadığı da ortaya çıktı. İtiraz dilekçesinde, soruşturma yapılmayan Metin Abdurrahmanoğlu, Şevket Süner, Mehmet İşler, Ahmet Özkan ve Kubilay Uçar adlı jandarmaların, tutuklular aleyhine açılan davada ‘mağdur’ olarak gösterildiği, böylece operasyona katıldıklarının kanıtlandığı savunuldu. Ankara Bölge İdare Mahkemesi itirazı kabul ederek, Valilik tarafından verilen “Men-i Muhakeme kararı”nı kaldırdı ve 13’ü subay toplam 150 jandarma hakkında soruşturma açılmasına karar verdi.

BURDUR CEZAEVİ

Burdur Cezaevi’nde F tipi cezaevleri uygulamalarını protesto etmek amacıyla mahkemelere çıkmayan 11 tutuklunun bulunduğu koğuşa 5 Temmuz 2000 tarihinde askerler tarafından operasyon düzenlendi. DHKP-C, TİKB, TİKKO davalarından yargılanan 11 tutuklu, sabah saatlerinde İzmir DGM’deki duruşmaya jandarmalar tarafından zorla götürülmek istenmesine, tutukluların karşı çıkması üzerine çıkan olaylarda bir çok tutuklu ağır yaralandı. Olayda Veli Saçılık 1  adlı tutuklunun kolu, koğuş kapılarının kepçe ile kırılması sırasında ezildi. Isparta Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Veli Saçılık’ın kolu kesildi. Olay sırasında başına gaz bombası isabet eden Sadık Türk adlı mahkum Antalya Devlet Hastanesi Beyin Cerrahi Yoğun Bakım Servisi’ne kaldırıldı. Saldırıdan sonra hastaneye kaldırılan tutuklular, tedavileri yapılmadan jandarmaların zoruyla hastaneden çıkarıldı ve İzmir DGM’de süren davalarında ifadelerinin alınması için Burdur Ağır Ceza Mahkemesi’ne götürüldüler.

Olaylardan sonra cezaevinde bulunan 70 mahkum açlık grevine başladı. Tutuklular tarafından yapılan açıklamada, 18 tutuklunun hücrelere konulduğu, hücrelerin yerin 2 metre altında olduğu ve içinden kanalizasyon geçtiği bildirildi. Açıklamada, 5 Temmuz 2000 tarihinde yaşanan olay sırasında yangının jandarmalar tarafından çıkarıldığı belirtildi ve şöyle denildi: “5 Temmuz günü saat 08.00’de tüm koğuşların çevresinde ve çatılarda askerleri gördük. Ulucanlar’da yaşananların tekrar yaşanacağını düşünerek barikatlar kurduk. 08.30 sıralarında gaz, ses ve sis bombaları atılmaya başladı. Biz de geri, koğuşlara kaçmaya başladık. Tazyikli su püskürtüyorlardı. Suda yapışkan bir madde vardı. Bariyerleri biz yakmadık. Bizi dumanda boğmak için kendileri yaktılar. Ellerinde ateş püskürten bir şey vardı. Bu yüzden Yunus Aydemir ve Cemil Aksu’nun yüzü yandı. Azime Arzu Torun’a gardiyanlar floresan lamba ile tecavüze etti. Kanaması sürüyor. Adil Coşar’ın cinsel organlarına vurulan cop darbesi nedeniyle kanaması devam ediyor. Tuncay ve Yusuf Timur isimli hükümlüler 3 metre yükseklikten aşağı atıldılar. İnayet Kandemir, Makbule Akdeniz kepçeye konularak toprak gibi hücreler tarafına boşaltıldılar. Yerde cop ve tekme ile dövüldüler. Halil Tiryaki cop ve kalasla dövüldü. Yere yatırılıp üstünde tepinildi. Kazım Ceylan’ın ise aldığı kalas darbeleri nedeniyle nefes alırken ciğerleri zorlanıyor. Ali Mitil ve Hüseyin Kilit’in ayakları, kalasla vurulması nedeniyle kırık ve alçıda. Yusuf Demir’in kafası ve yüzünde derin yara izleri var. Asiye Güden’in çenesinde 7 dikiş var. Hüseyin Bulut’un boynu mor ve yara içinde, Şahin Geçit’in eli çarpan sis bombası nedeniyle parçalandı. Veli Saçılık’ın kolu koptu. Sadık Türk’ün, kafasına bomba atılması nedeniyle kafatası çatladı. Özgür Kılınç’ın kolu, demir darbeleriyle kırıldı. Hülya Tulunç’un da kaburgaları kırıldı. Astım hastası olan Birsen Dermanlı’nın durumu, aldığı darplar nedeniyle çok ağır.”

İzmir Barosu’na bağlı avukatların 8 Temmuz 2000 tarihinde cezaevinde yaptıkları incelemeden sonra hazırladıkları raporda, Cezaevi 1. Müdürü Katip Özen, 2. müdürler Naci Çan, Yavuz Erdemir, Mustafa Atlıhan ve Mehmet Öztürk, başgardiyanlar Ali Coşar, Adil Akgün ve Bayram Özen ile Mehmet Ceylan, Ali Özmen, Murat Yılmaz, soyadları öğrenilemeyen Abdurrahman ve Süleyman adlı gardiyanların tutuklulara işkence yaptığı açıklandı. Ali Coşar ve Adil Akgün adlı başgardiyanların bazı tutuklu ve hükümlülere tecavüz ettiği belirtilen raporda, saldırının bir hafta önceden planlandığı kaydedildi. Saldırıya 3 ilden gelen özel birliklerin de katıldığı vurgulanan raporda, Cezaevi 1. Müdürü Katip Özen’in tutuklulara, “Burada Ulucanlar katliamı yapmak isteyenler var, gerginlik yapmadan çıkmanızı öneririm, aksi halde aradan çekilirim” dediği öne sürüldü.

Cezaevi görevlileri hakkında 15 Temmuz 2000 tarihinde soruşturma başlatıldı. Adalet Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, Burdur ve Isparta’da adli ve idari soruşturmaların sürdürüldüğü bildirildi. Bu arada, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Cezaevi Alt Komisyonu’nun cezaevlerine ilişkin raporunda, Burdur Cezaevi’nde olay çıkabileceği yönünde Adalet Bakanlığı’nın uyarıldığı, mahkumların ve ailelerinin de cezaevindeki uygulamalar hakkında bir çok kez dilekçe verdiği ortaya çıktı. 26 Eylül 1999 tarihinde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde 10 mahkumun ölümü ile sonuçlanan olaylardan sonra yaralı mahkumların bazılarının Burdur Cezaevi’ne sevk edilmesinin ardından, Erzurum Cezaevi’nde görevli müdür Katip Özen’in Burdur Cezaevi’ne atandığı öğrenildi. Komisyonun, cezaevi yönetiminin, tutuklu ve hükümlü ailelerine “Ulucanlar’da yarım kalan işi burada bitireceğiz” şeklindeki söylemlerine yönelik haberlerin ardından, cezaevindeki mahkumlarla görüştüğü bildirildi. Komisyon üyelerinin, mahkumlardan Sadık Türk, Cemal Çakmak, Cem Şahin yaptıkları görüşmede, Burdur Cezaevi’ndeki uygulamalar hakkında bilgi aldıkları kaydedildi. Ayrıca mahkumlara Burdur Devlet Hastanesi’nde verilen raporlarda, “darp, gaz zehirlenmesi, vücuttan parça kopması, taciz ve tecavüze maruz kalma, kafada travma” gibi bulgulara rastlandığı belirtildi.

Bu arada İçişleri Bakanlığı, olayda yaralanan tutuklu ve hükümlülerin işkence fotoğraflarının basına yansıması üzerine bir açıklama yaptı. Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Veli Saçılık’ın “operasyon sırasında kullanılan iş makinesine saldırdığı için kolunun koptuğu” iddia edildi. Açıklamada, mahkumların güvenlik görevlerine “delici ve kesici” aletlerle direndikleri iddia edilerek, “Koğuşlara girilmek suretiyle direniş gösteren 61 tutuklu ve hükümlüden, göz yaşartıcı gazdan etkilenen 15, kolundan yaralanan 1 tutuklu saat 23.30’da Burdur Devlet Hastanesi’ne sevk edilmişlerdir. Olay sonunda eyleme katılan 45 tutuklu ve hükümlü enterne edilerek Cumhuriyet Başsavcısı’nın talimatı ile müşahade koğuşlarına konulmuştur. Duvarın delinmesi maksadıyla kullanılan iş makinesinin çalışmasına engel olmak için iş makinesine saldıran bir tutuklu saldırı esnasında kolunu iş makinesine kaptırmış ve yaralanmıştır. Göz yaşartıcı gaz ortamında ve olay anındaki aydınlatma koşullarının elverişsizliği nedeniyle tutuklunun bu hareketine mani olunamamıştır” denildi. Açıklamada, “direnişin kırılmasına gerekecek kadar zor kullanılmasına, modern müdahale araç ve gereçlerinden yararlanılmasına, ateşli silah kullanılmamasına ve herhangi bir zaiyata neden olunmaksızın isyanın sona erdirilmesine dikkat edildiği” de iddia edildi. Olaylarda yaralanan tutukluların fotoğraflarının basında yer alması üzerine, Bergama Cezaevi’nde bulunan yaralılar ve onları görüntüleyen tutuklular hakkında Adalet Bakanlığı disiplin soruşturması başlattı. Olaylardan sonra Bergama Özel Tip Cezaevi’ne gönderilen Kemal Benli, Özgür Kılıç, Ali Mitil, Tuncay Yıldırım, Yılmaz Babatümgöz, Ali Aycen, Turan Ustabaş ve Mesut Avcı’ya cezaevi yönetimi tarafından açılan soruşturma sonucunda 15’er gün hücre cezası verildi. Adalet Bakanlığı’nın ayrıca Bergama Cezaevi Müdürü Nedim Elbistan hakkında da soruşturma başlattığı bildirildi. İHD tarafından yapılan açıklamada, mahkumlara verilen cezanın gerekçesi şöyle açıklandı: “Burdur Kapalı Cezaevi’nde iken yaşanan olaylar sonucu meydana gelen rahatsızlıklarının fotoğraflarını çektirerek filmlerinin negatiflerini idarenin izni ve bilgisi olmadan dışarıya çıkarılıp, 18 Temmuz tarihli ulusal gazetelerde yayınlanmasına sebep oldukları ve bu hareketlerinden dolayı cezaevimiz idaresini zor duruma düşürerek, üzücü bir olaya mahal verdikleri ve cezaevimizin güven ve itibarını sarstıklarından dolayı 61 tutuklu ve hükümlü hakkında, içinde haklarında soruşturma yürütülen görevlilerin bulunduğu Burdur Cezaevi İdaresi Disiplin Kurulu tarafından “cezaevine malına zarar verdikleri” gerekçesiyle 15 gün hücre hapsi cezası verildi.

61 tutuklu hakkında daha sonra da ‘cezaevi idaresine karşı toplu isyan’ suçlamasıyla dava açıldı. İddianamede operasyonun, 11 hükümlünün İzmir DGM’de sürdürülen bir soruşturmayla ilgili Burdur Ağır Ceza Mahkemesi’nde ifadelerinin alınmasına ilişkin gönderilen yazıya rağmen, mahkemeye çıkmak istememeleri üzerine düzenlendiği belirtildi. İddianamede, operasyondan önce Burdur Cezaevi’ne Isparta, Konya ve Antalya illerinden takviye jandarma birlikleri getirildiği anlatıldı. Operasyonda bazı görevlilerin yaralandığı, cezaevinde 30 milyar liralık zararın meydana geldiği öne sürülen iddianamede, mahkûmların Türk Ceza Yasası’nın 304/1. maddesi uyarınca 7 yıl 6 aya kadar hapis cezasına mahkum edilmesi istendi. Dava 20 Aralık günü Burdur Asliye Ceza Mahkemesi’nde başladı. Operasyona katılan ve yaralama, tecavüz, cana kast gibi iddialarla suçlanan görevlilerle ilgili yürütülen soruşturma ise aradan aylar geçmesine rağmen henüz sonuçlandırılmadı.

 

 

 

 

 
  Home